15 Temmuz’un Ardından: Normalleşme Ne Zaman?

Bundan bir sene önce hepimiz korkunç bir gecenin sabahına uyandık. Geçen seneye dair zihnimde kalan, Meclis’in üzerinde uçup duran, sonra havalanıp yeniden gözden kaybolan helikopterin attığı bombalar karşısında yaşadığım şoktu. Bu şok bende günlerce sürerken; İstanbul ve Ankara başta olmak üzere ülkenin her yerinde insanlar darbe girişiminin ilk anından itibaren sokaklara çıkmışlardı bile. Benim Köln’de üç bin kilometre öteden şaşkınlıkla izlerken nefessiz kaldığım darbe girişimi, sokağa çıkan insanlar tarafından püskürtülmüştü. Müthiş bir cesaret, saygı duyulacak bir adanmışlık.

Hepimiz 15 Temmuz gecesi vurulan, bombalanan, ezilen, parçalanan insanların resimlerini, direniş videolarını, çatışmaları izledik. 15 Temmuz, bize doğru silahını çevirmiş bir düşmanın, bize gerçek mermiler sıktığı, gerçek bombalar attığı, gerçek tanklarla üzerimizden geçtiği bir andı ve tüm anlayış melekelerimizi haklı olarak ele geçirdi. Sonrasında haftalar boyunca darbenin ikinci dalgasının geleceğine dair söylentiler, demokrasi nöbetleri ve olağanüstü hâl.

Yaşadığımız travma çok büyüktü. Meydanlarda verilen haklı tepki de. Bu gerçeği hiçbir şey değiştirmiyor. Öte yandan 15 Temmuz’daki adanmışlığı ve cesareti takdir etmek, darbe girişiminin ardındaki toplumsal ruh hâlimizle ilgili eleştiriler yapmaya engel olmamalı.

Kriptolarla Dolu Bir Dünya

15 Temmuz’un ardından ruh hâlimizde meydana gelen çöküntü, Türkiye toplumunun bir arada yaşama becerisi üzerinde ölümcül hasarlar oluşturacak nitelikte. Sanki geçen sene insanları tanklara karşı sokağa döken o ruh hâli bir anda dondu ve hâlâ devam ediyor. Karşımızda bitmek tükenmek bilmeyen bir düşman varmış gibi alarm durumunda yaşamaya devam ediyoruz. Tehlike durumunda bizi hayatta tutmaya yarayan ani atiklik, kalıcı hâle geldi. Artık her an tetikteyiz. Her köşeden yeni bir düşmanın hortlayacağına inanıyoruz. Yaşadığımız travma, canımıza kasteden “düşman”ın maskelerle gizlenip içimize kadar girdiğini ve hâlâ orda olduğunu bize fısıldamaya devam ediyor. Karşılaştığımız her insanda o düşmandan izler arıyoruz. Her yerde provokasyon görüyoruz. Her hak arayışı 15 Temmuz’un bir devamı, her muhalif Fetöcü, her farklı ses kripto. Güvensizlik bu kadar büyük olunca, birbirimize güven duymak için yüzeysel göstergeler arayışı kaçınılmaz oluyor. Basın açıklamasında Fetö demeyen, sunum yaparken “şanlı direniş”ten bahsetmeyen her kişi, her kurum, her aktör riskli bizim için. Fetöyü 5 kere değil de yalnızca 3 kere kınayana şüpheyle bakıyoruz. İlkeler etrafında değil, bir lider kültü etrafında kümeleniyoruz.

İstisnai durumlarda ve yalnızca hayatta kalmamız için gereken bu “tetikte olma” hâlini 7/24 taşımak, toplumu ciddi bir gerginlik içerisinde tutuyor. Bu durum toplumsal barışımızı, kendi saflarında durmadan düşman arayan bir histeriye kurban ediyor.

Münhasır Vatanseverlik

15 Temmuz’un toplumsal ruh hâlimize kazandırdığı tek şey paranoya değil, aynı zamanda münhasır bir vatanseverlik. 15 Temmuz’un ardından “vatan haini” kelimesinde ciddi bir enflasyon yaşandığı açık. Herkes, her şey, her ortam, her koşul vatan hainliği oluşturma potansiyeline sahip görülüyor.

Benim, kendisinden başka herkesi düşman, kendisini ise tek gerçek “memleket sevdalısı” olarak tanımlayan bu garip vatanseverlik anlayışıyla ilgili şöyle bir tezim var: 15 Temmuz’da vatandaşını koruma görevine sahip olan devlet, ciddi bir krizle devre dışı kaldı ve Türk milleti darbeyi püskürttü. Bu durum, darbe girişiminde sokağa çıkanların bazılarının kendilerini “asayişi sağlama yetkisinde” görmeleri gibi hissi bir durumu da beraberinde getirdi. Bu istisnai durumda, devletin en güçlü kurumunun –ordunun- içindeki bir kesimi “yenmek” duygusu kimilerinde “hukuk üstülük” anlayışını normalleştirdi. Hukuk kurallarını linçe, adli süreci dedikodulara tercih eden bir kesim var artık ve bu kesim kendisinin ciddi anlamda “vatansever” olduğunu düşünüyor. Hatta yegâne vatanseverliğin, -haklı ya da haksız- birilerinin idamını istemekte, birilerini meydanda sallandırmakla tehdit etmekte, birilerine işkence etmekte, birilerini Fetöcü, kripto, paralel, vatan haini ilan etmekte saklı olduğunu savunuyor.

İnsanlar darbe gecesi kimin daha erken, daha uzun, daha hızlı sokağa çıktığı üzerinden bir vatanseverlik hiyerarşisine tabi tutuluyorlar. Bu münhasır vatanseverlerin Twitter profillerinde sabitlenmiş iletiler hep 15 Temmuz’la ilgili. Bunun üzerinden kimlik buluyor ve bunun üzerinden ayrıştırıyorlar.

Kendilerini “ülkenin tek ve gerçek sahipleri” olarak gören bu münhasır vatanseverler, kimin gerçek “vatansever” olup olmadığına da kendileri karar veriyorlar. Adil yargılama mı talep ettin? Vatan hainisin. İşkenceye sıfır tolerans mı dedin? Satılmış köpeksin. Mutedil dil çağrısında mı bulundun? Uzlaşı mı talep ettin? Ülkendeki azınlıklara yönelik daha hassas bir söyleme mi dikkat çektin? En kötü ihtimalle Fetöcü, en iyi ihtimalle kimlere hizmet ettiği bilinmeyen birisin.

Bu söylem özellikle AK Parti tabanında, yani toplumun muhafazakâr kesiminde giderek yaygınlaşıyor. Her ülkede belli oranlarda mevcut olan popülist, ırkçı, dışlayıcı söylemler, 15 Temmuz’daki gerçek tehdide sırtını yaslayarak kendisine bir meşruiyet zemini açıyor. Muhafazakâr kesim ise, kendi saflarındaki bu tehlikeli gelişmeye ilgisiz.

Bilhassa “insan hakları” ile ilgili eleştiriler genellikle ya Batı’dan ya da sol kesimden –genelde siyasi bir hesabın parçası olarak- geldiği için, Türkiye’deki muhafazakârlar hukuk ilkeleri ve demokrasi standartları ile ilgili eleştirileri kendi varoluşlarına yönelik bir saldırı denemesi olarak algılıyorlar. Bu nedenle de gerçekten tartışılması gereken konular, sırf “Batı’dan” geldiği için görmezden geliniyor. Evet, insan hakları alanı gerçekten de Batı’dan Türkiye’ye yönelik bir siyasi baskı aracı olarak kullanılıyor olabilir. Fakat yine de insan haklarıyla ilgili tartışmanın –Batı’nın söylemlerinden bağımsız olarak- muhafazakâr kesim içerisinde gerçekleştirilmesi lazım. AK Parti’yi kuruluş yıllarından itibaren “ezber bozan” parti yapan şey, bu konuları muhafazakârların, yani Türkiye siyasi tarihinde dogmaları olmayan, azınlıklarla, ezilenlerle ilgili tabuları olmayan bir kesimin ele almasıydı. Şimdi AK Parti’yi hayal kırıklığı üreten bir partiye dönüştüren şey de demokrasi, insan hakları, hukuk ilkeleri gibi konularda normatif ideallerden yüzünü çevirmesi oluyor.

Türkiye’de “dönüşüm”ü gerçekleştirebilecek olan yegâne kesim, aynı zamanda orta sınıfa da denk düşen muhafazakâr kesim. Türkiye’de azınlıklara dair eşitlikçi söylemleri olan, hukuk ilkeleri gibi standartlara işaret eden ve bu yönde tutarlı adımlar atan tek parti de AK Parti’ydi. Son birkaç senede iç güvenlik sorunlarıyla bağlantılı olarak, en son da 15 Temmuz’un hemen ardından muhafazakâr seçmenin giderek “linç” dilini benimsemesi, hukuk ilkelerini relative etmesi, temel insan haklarını askıya alınabilecek şeyler olarak görmesi; AK Partili siyasetçilerin de halktaki bu tehlikeli gelişmeye destek veren açıklamalarda bulunması, AK Parti’nin bizzat kendi kazanımlarını yerle bir edecek bir nitelikte.

İşkenceye karşı çıkan, hukuk devleti vurgusu yapan, adil yargılama isteyen ve olağanüstü hâlle birlikte yapılan hak ihlallerine dikkat çekenler aslında bu ülkede toplumsal barışın tesisi için çaba sarf eden asıl vatanseverler. Bu temel ilkelere dönüş çağrısı yapanlar ciddi bir risk üstleniyorlar. Bu kesim, “vatanseverliği” kendi tekeline alan çığırtkanların saldırılarına maruz kalsa da AK Parti’nin kurucu ruhu aslında bunlar. Esas alınması gereken de troll’lerin “linç” çağrıları değil, gerçek vatanseverlerin “hakkaniyet” çağrıları olmalı.

Normalleşmeye Dönmek Mümkün Mü?

AK Parti seçmeni içinde çok büyük bir kitle son birkaç seçimdir, “Şimdi hesaplaşma zamanı değil. Ülke şu an zor bir süreçten geçiyor. Bu seçimleri de atlattıktan sonra özeleştiriye başlarız.” diyerek beklenen özeleştiriyi sürekli kritik eşiklerin ötesine attı. “Dönüşüm” önündeki engeller, örneğin ilkelerin yerini iktidar hırsının alması, kurumsal yozlaşma, eleştiriye tahammülsüzlük ve farklı sesleri boğma temayülü, giderek artan popülizm ya da siyasette giderek görünür olan öngörüsüzlük, hukuk ilkelerinde gevşeklik ve yargının siyasileşmesine herkes tanık olsa da bu sorunlar halının altına itildi. Çünkü aşılması gereken daha temel sorunlar vardı, örneğin en başta vatandaşların can güvenliğinin sağlanması gerekiyordu. Bu anlaşılır bir durum. Türkiye son yıllarda çok ciddi krizler aşarken insan hakları ihlalleriyle ilgili eleştiri yapmak; kendisine çarpmak üzere bir tırın yaklaştığı bir kadına, “Rimellerin akmış” demeye benziyor gerçekten de.

Fakat bununla birlikte bütün iç güvenlik sorunlarına rağmen muhafazakâr kesim, her an silaha davranılması gereken bir ülke tasavvurundan sıyrılıp memleketi ileriye taşıyacak, daha ilkesel bir zeminde, daha kucaklayıcı bir tartışma talebinde bulunmak zorunda. Çünkü güvenlik sorunlarının aşılması, büyük oranda bu toplumsal uzlaşı diliyle ilgili.

Türkiye tüm mesaisini ve potansiyelini iç güvenliği tesis etmeye harcıyor, harcamak durumunda. Öte yanda Türkiye’nin son 60 senesi, her 10 senede bir tekrarlanan darbe/muhtıralarla da dolu. Bu durumda krizler de, dolayısıyla güvenlik önceliği de Türkiye’de hiç bitmeyecekmiş gibi görünüyor. Peki biz önce krizleri, sonra krizlerden çıkarttığımız kahramanlık hikâyelerini tartışmak yerine muhafazakârlardan ya da AK Parti tabanıyla iktidardan, ne zaman Türkiye’yi ileriye taşıyan özeleştirel bir pozisyon işiteceğiz? 15 Temmuz’un toplumsal ruh hâlimiz üzerindeki travmatik etkisini aşıp ne zaman Türkiye’yi evrensel ilkeler etrafında dönüştüren bir tartışmaya tanık olabileceğiz? Ya da belki de doğru soru şu: 15 Temmuz’un ardından normalleşme ne zaman gelecek?

15 Temmuz’da yaşadığımız korkunç tecrübenin ardından yapılabilecek en büyük haksızlık, darbe girişimini bir “pozisyon belirleme aracı” olarak görüp, gerçek sorunları tartışmak yerine 15 Temmuz’dan yeni bir mitoloji üretmek olur. Her ne kadar sergilenen adanmışlıkları paylaşmak, gerçek sorunları tartışmaktan daha kolay gelse de toplumun çok zehirleyici bir dile kapılmak üzere olduğunu görmek ve bunu engellemek zorundayız. Bunu yapabilmek için en başta muhafazakâr kesimin hukuk ve insan hakları konusunda krizlere rağmen hassasiyet kazanması şart.