Yanlış Bir Soru: “Ditib Türkiye’den Kopmalı Mı?”

(Almanya’da DİTİB’e yönelik tartışma artık herkesin malumu. Konu hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler bu blogdaki şu yazıda meselenin arka planını okuyabilirler.)

15 Şubat 2017’de Federal Kriminal Daire, Kuzey Ren-Vestfalya ve Rheinland-Pfalz eyalet memurları, DİTİB camilerinde görev yapan 4 imamın evini aradı. Gerekçe, DİTİB imamlarına yönelik ajanlık iddialarıydı. Bu baskınlarla oluşturulan havada, insan sanki söz konusu imamların evleri kriptolarla, şifreli yazışma yapabilecekleri özel cihazlarla ve son model dinleme aletleriyle doluymuş gibi bir izlenime kapılsa da işin aslı öyle değil. Bu insanların yazdığı 4-5 satırlık, özensiz raporlar “ajanlık” olarak nitelendiriliyor. Yaptıkları doğru mu? Hayır. Diyanet’in yurt dışı teşkilatından “Bize FETÖ/PDY ile ilişkili olan kurumları iletin” şeklinde bir talepte bulunması doğru mu? Hayır. Sıradan insanların fişlenmesi doğru mu? Hayır. Peki, bu yapılana “ajanlık” denilebilir mi? Ona da hayır.

İmamlara yönelik baskınların medyaya yansıdığı gün DİTİB ani bir basın açıklaması yaptı. Bu açıklamada “soruşturmaların DİTİB ‎teşkilatına, DİTİB ‎çalışanlarına ya da DİTİB ‎camilerine karşı ‎yürütülmediği” belirtildi ve açıklamanın iki yerinde, soruşturmalarla ilgili “Federal Başsavcılığa yardımcı olunacağı” ifade edildi. Bu özetle, “Söz konusu imamlar DİTİB’in değil, Diyanet’in imamları. Meselenin bizimle bir alakası yok.” anlamına geliyordu.

Bu yaklaşım, her ne kadar “kurumu kurtarmak için imamları ateşe atmak” olarak yorumlansa da doğruluk payı var. Türkiye’den başkonsolosluklardaki din hizmetleri müşavirliklerine FETÖ/PDY ile ilgili rapor talebi DİTİB’den değil, Diyanet’ten gitti. Ataşeliklerden raporlar DİTİB’e değil, Diyanet’e gönderildi. DİTİB’in konuyla kurumsal bazda bir alakası -en azından kamuoyuna yansıyan belgeler ışığında- yok. Zaten Kuzey Ren-Vestfalya Anayasayı Koruma Dairesi Başkanı Burkhard Freier de DİTİB’in bu raporlarda organizasyon olarak etkisi olmadığını ifade etti.

Peki, mesele zaten DİTİB ile ilgili değilse, neden hâkim tartışmada DİTİB’in yapısal değişiklikler yapması ve Türkiye’den bağlarını koparması gerektiği dile getiriliyor?

DİTİB’te “Yapısal Değişiklikler” Öncesi Tartışılması Gerekenler

DİTİB’in kendisini “yapısal” olarak değiştirmesi gerektiğine dair talepler imamların evine yapılan aramalardan sonra bir an peyda olmuş değiller. 4-5 Şubat’ta Ettlingen’de yapılan DİTİB Eyalet Birlikleri Toplantısı’nda “gelecekte problemlerin aza indirilmesi ve daha iyi hizmetler yürütmek için ihtiyaçlar doğrultusunda yapısal değişikliklerin yapılmasına yönelik çalışılmasının uygun olacağı” gibi bir sonuç çıkmıştı. Bizzat DİTİB içerisinde “yapısal değişiklik” isteyen seslerin yükselişte olduğu kesin. DİTİB dışında da durum farklı değil. Örneğin Federal Adalet Bakanı Heiko Maas (SPD) Facebook sayfasında “Türk devletinin DİTİB üzerindeki etkisinin çok büyük olduğunu, derneğin inandırıcı bir şekilde Ankara’dan kopması gerektiğini” yazdı. Maas’ın reçetesi oldukça açıktı: “DİTİB, Diyanet’le yakın bir bağ öngören tüzüğünü değiştirmeli”ydi. Göç ve Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanı Aydan Özoğuz da son aylarda DİTİB’in Türk hükûmetinden bağımsızlaşmasını isteyenler arasındaydı. Cemile Giousouf (CDU) ise ajanlık tartışması ortaya çıkmadan çok önce, DİTİB’in kendisini reforme etmeden uzun vadede Alman devletiyle iş birliği yapamayacağını söylemişti.

Devlet temsilcilerinin bir dinî cemaatten tüzük/yapı değişikliği istemesinin, Alman Anayasası açısından ne denli büyük bir sorun teşkil ettiğini bir kenara bırakalım ve bu “yapısal değişiklikler”i konuşmadan önce bazı sorular soralım:

1. DİTİB, Sivil Bilince Ne Kadar Sahip?

Mevcut yapısıyla DİTİB’in oldukça ikircikli bir konuma itildiği açık. DİTİB her ne kadar kendisini sivil olarak görse de, belli ölçüde Türkiye’nin devlet dinamikleriyle bağı var. DİTİB her ne kadar sivil alanlara girse de, kendi bünyesinde çalıştırdığı imamların Türkiye devletinin memuru olması bunu büyük ölçüde sarsıyor. Bu yönüyle DİTİB bazı uzuvları istemsiz refleksler gösteren hasta bir vücuda sahip. Bu hastalık, DİTİB’in kuruluşu, organize oluşu, varlık sebebi doğrudan Türkiye ile ilgili olmasına rağmen, “Bizim Türkiye’yle hiçbir bağımız yok.” diyen DİTİB yöneticileri sayesinde daha da patolojik bir hâl almış durumda.

Devlet refleksi ile sivillik iddiasının melezleşmesine bir de Türkiye’de sivil topluma bakışın sorunlu oluşu ekleniyor. Türkiye’de devlet, sivil toplumu “sivil” olarak kabul edemiyor; onu mümkün mertebe devletin önceliklerine bağlayıp devletleştirmeye çalışıyor. Bu durumda sivil toplum kuruluşlarıyla devletin karşılaşması, genelde sivil toplum aleyhine oluyor. Bu yönüyle DİTİB’in “sivillik” iddiasının Türkiye’de karşılığı olmadığı açık.

Bu soruna bir de sivil-devlet melezliğindeki DİTİB’in Türkiye sınırlarında değil, farklı hukuki bağlamlara tabi başka bir ülkede faaliyet göstermesi eklendiğinde mesele içinden daha da çıkılmaz bir hâl alıyor. Türkiye’nin din-devlet ilişkisinde benimsediği model, Batı Avrupa’da sorunlarla karşılaşıyor. Türkiye’nin dış siyasi ilgileri, Batı Avrupa ülkelerininkilerle çelişiyor. Türkiye’nin öncelikleri ile Batı Avrupa ülkelerinin öncelikleri arasında dünya kadar fark var. Ulusaşırı bir kurum olarak DİTİB, işte tam da bu fay hattının üzerinde kök salmaya çalışıyor. Türkiye’nin durmadan değişen siyasi konjonktürüne dayanarak, Almanya’da kalıcılık iddiasında bulunmaya çalışıyor. Meseleyi daha iyi anlayabilmek adına bir örnek verelim: Türkiye’nin son 20 senede kayan eksenine bakalım. 90’lı yıllarda Türkiye’yi tehdit eden en büyük fenomen “irtica” iken, bugün ülkenin karşı karşıya kaldığı en büyük tehdit “FETÖ”. Türkiye’nin iç politika dinamikleri, düşmanlar, tehlike odakları, siyasi kaygılar sürekli devir daim hâlinde. Öbür yanda ise Almanya’da sabit, kendisini burada konumlandıran, mevcudiyeti Türkiye siyasetinin dinamizmine bağlı olmayan Türkiye kökenli bir cemaat var. İşte Almanya’da yaşayan bu Müslümanların önümüzdeki 50-60 senesiyle ilgili adım atan bir kuruluşu, Türkiye’nin sürekli değişen gündemine ve önceliklerine bağlamak elbette sıkıntı doğuruyor.

Peki, bu “yapısal” sorunlara rağmen DİTİB ne kadar sivil olabilir?

Önce DİTİB’in mevcut durumda sivil bir bilince sahip olup olmadığı sorusunun peşine düşelim: DİTİB’in 7 Şubat’ta Kuzey Ren-Vestfalya İslam Din Dersi Danışma Kurulu’ndaki üyeliğini askıya almaya karar vermesini hatırlayalım. Ajanlık iddialarıyla ilgili henüz soruşturma tamamlanmamışken DİTİB’in tutarlı bir tepki vermek yerine, sanki ajanlık iddialarını onaylar gibi Danışma Kurulu’ndan çekilmesi, DİTİB yöneticilerinin “tartışmanın çerçevesini sorgulamak” gibi sivil bir tavra pek de aşina olmadığını gösteriyor. Bana göre, Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti Okul Bakanı Sylvia Löhrmann, ültimatom verir gibi “DİTİB’e Kurul’daki üyeliği konusunda düşünmesi için 2 hafta süre veriyorum.” dediğinde yapılması gereken Kurul’da üyeliği bulunan bütün dinî cemaatlerin üyeliklerini askıya almalarıydı. Ancak bu şekilde siyasete güçlü bir mesaj verilebilirdi. Fakat DİTİB bunu istemedi. Bunun yerine köprüleri yakmamak ve -ne pahasına olursa olsun- Alman devletiyle iletişimde kalmak gibi bir tutum benimsedi. Hatta DİTİB’in söz konusu basın açıklaması okunduğunda, sanki ortada bir dayatma yokmuş da DİTİB Danışma Kurulu’ndan kendiliğinden ayrılmış gibi bir intiba oluşuyor.

Ben bu yaklaşımda bazı hatalar olduğunu düşünüyorum: Dinî cemaatler, yani DİTİB, VIKZ, IGMG ya da ZMD’nin “varlık sebepleri” çok açık. Bu cemaatler, kurumlar ve bunlara bağlı camilerin en temel önceliği; “Almanya’da yaşayan Müslümanların Allah’la ilişkilerini düzgün tutmalarına yardımcı olmak.” Bu kurumların hepsinin öncelikli amacı dinin yaşanmasına yardımcı olmak ve bunun önündeki engellerin kaldırılması için çalışma yapmak. Bu kurumların devletle diyalog ve iş birlikleri, sadece bu esas amaçtan sonra; “res mixta”, yani devlet ve dinî cemaati ortaklaşa ilgilendiren meseleleri düzenleyecek kadar ve belli bir nispette gerçekleşebilir. Asıl amaç, “ne pahasına olursa olsun” siyasetle dirsek temasında kalmak ya da devletin “tanıdığı” bir diyalog partneri olmak değildir. Asıl amaç, Müslümanların dinî hayatına yönelik çalışmalar yapmaktır ve bu çalışmalar, devlet destek verse de vermese de, tanısa da tanımasa da, takdir etse de etmese de zaten sürdürülecektir.

Eğer bir dinî cemaat devletle ilişkisini mutlaklaştırıyorsa, “ne pahasına olursa olsun devletle ilişkim sürsün” gibi bir pozisyonu içselleştiriyorsa, “devlet karşısında Müslümanları temsil etmeyi”, “İslam’ın yaşanması”nın önüne koyuyorsa, kendi dinî hizmetlerini ancak devletin ona açtığı yer nispetince değerli görüyorsa, devlete yönelik eleştirilerini -yeri geldiğinde- kesin ve kararlı bir şekilde ifade edemiyorsa, devletle ilişkisinde gerekli manevra alanına sahip değilse, burada ciddi bir sivillik sorunu var demektir.

Dolayısıyla DİTİB’in Türkiye’den kopması ya da Türk hükûmetinden bağımsızlaşması gibi “yapısal değişiklikler” üzerinde düşünürken, karşı karşıya kaldığımız sorun sadece DİTİB’in “Türkiye’ye karşı sivilleşmesi” değil. DİTİB’i sivillikten alıkoyan tek şey Türkiye ile ilişkileri de değil. DİTİB, söz konusu “yapısal değişiklikler”le sivilleşme vurgusu yapacaksa, bu sivilleşmeyi sadece Türkiye devletine karşı değil, Alman devletine karşı da sahiplenmeli. Türkiye’de sivil toplum, kendisine tanınan dar alan sebebiyle nasıl devletleşiyorsa, Almanya’da da bu durum “diyalog partneri” olarak tanınıp tanınmamak gibi görünmeyen yaptırımlarla gerçekleşebiliyor.

Ben özellikle gündemdeki “ajanlık” iddiaları bağlamında DİTİB’in verdiği/vermediği tepkileri incelediğimde ortada tashih edici/çerçeveyi sorgulayıcı bir tutum yerine, “Aman Alman devletini çok da kızdırmayalım” gibi bir endişe gözlemliyorum. Oysa DİTİB’in ajanlık tartışmasında sadece iddialara cevap vermesi, pasif bir savunma pozisyonuna geçmesi, bu tartışmanın cereyan ettiği çerçeveyi doğrudan benimsemesi sivillik değil. Öte yandan “çerçeveyi sorgulamak” doğrudan hamaset ya da çatışma anlamına da gelmiyor. Dinî cemaatler, kendilerine yönelik baskıları ancak, hem müzakereye açık olduklarını belirterek, hem de bu müzakerenin çerçevesini belirlemeleri mümkün olmadığında ve müzakere linçe, dayatmaya dönüştüğünde bu müzakereden çekilerek gösterebilirler. Aşağı Saksonya’daki oldukça olumsuz çerçevede yürütülen devlet anlaşması müzakerelerinin, “Aman oyunbozan taraf biz olmayalım” düşüncesiyle geldiği nokta ortada.

DİTİB’in, İslam Din Dersi Danışma Kurulu’ndaki üyeliğini durdurduğuna dair basın açıklamasında, muhatap olduğu siyasi baskıya hiçbir şekilde değinmemesi, genel olarak mevcut tartışmanın diline yönelik çok güçlü bir itiraz geliştirmemesi bu sivil bilincin eksikliğiyle ilişkili olabilir. DİTİB, Türkiye devleti ile ilişkisini gözden geçirirken Alman devletiyle de ilişkisini gözden geçirmediği müddetçe bir bağımlılıktan kurtulurken yeni bir bağımlılığa -bu kez kendi tercihiyle ve kendi tabanına rağmen- girme tehlikesiyle karşı karşıya.

Özetle, “yapısal değişiklikler”i konuşurken soruyu daha doğru sormak, bizi daha verimli bir tartışmaya götürebilir. “DİTİB Türkiye’den kopmalı mı?” sorusu yerine sormamız gereken, “DİTİB kendisini -o ya da bu fark etmeksizin- bir devletin belirleyiciliğine bırakmalı mı? DİTİB Türkiye’nin ilgilerinin taşıyıcısı olmayı reddederken aynısını Almanya için de yapmalı mı?” daha doğrusu, “DİTİB sivilleşmeli mi?” olmalıdır.

2. Sorgulanması Gereken Çerçeve Nedir?

Peki, yukarıda da birkaç kez bahsettiğim, sorgulanması gereken bu “çerçeve” nedir?

Öncelikle şu konuda anlaşalım: DİTİB’e yönelik siyasi linç, ajanlık tartışmasıyla başlamadı; soruşturmanın DİTİB’i temize çıkarmasıyla da sona ermeyecek. DİTİB, bu tartışmada, tarihin en kötü seyrini yaşayan Türk-Alman ilişkileri gölgesinde bir yansıma/projeksiyon alanı olarak görülüyor.

Merkel’in Türkiye’ye gidip Erdoğan’a “ayar” vermesinin istendiği ve Türkiye’nin AB üyeliğinin seçim kampanyası olarak kullanıldığı bir Alman kamuoyuyla; her gün “haddini bildirdi” çıkışlarıyla Batı Avrupa’ya yönelik müthiş bir hıncın körüklendiği Türkiye kamuoyu arasında DİTİB sadece bir dövüş sahnesi fonksiyonu görüyor. İki taraf bir de bu pistte kozlarını paylaşıyorlar. Bunu anlayabilmek için “ajanlık” tartışmasında kullanılan argümanlara bakalım, bu tartışmada “yeni” hiçbir şey söylenmiyor. Bu tartışmada söylenenlerin, yazılanların hepsi, uyum politikası tartışılırken, Almanya’nın Türkiye’ye yönelik siyaseti tartışılırken, Erdoğan tartışılırken, çifte vatandaşlık tartışılırken söylenen şeyler aslında. DİTİB’in yapısı da, tüzüğü de, pozisyonları da aynı, bir şey değişmedi. Değişen şey, Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkiler ve çıkar farklılıkları. Almanya, Türkiye’deki siyasal iktidarla hesaplaşmasını, DİTİB üzerinden gerçekleştiriyor. Bunu yaparken en az ilgi duyduğu şey ise, söz konusu raporlarda ismi geçtiği için mağdur olan insanlar.

Mevcut durumda DİTİB’i Türkiye’den koparma tartışması, Türkiye’de arkeolojik kazı yapan Alman ekibe ya da Almanya’da faaliyet gösteren Yunus Emre Enstitülerine zorluk çıkartılması gibi karşılıklı restleşmelerden biri. Sadece şu an Almanya’nın elinde daha güçlü bir argüman var. Bu tartışmada kullanılan kavramlara yakından bakmak bile meseleyi anlatıyor aslında. Alman basınında söz konusu imamların “Erdoğan’ın imamları” olarak görülmesi bu “hesaplaşma”nın bir göstergesi. Alman siyaseti bu tartışmayla “kimin patron olduğunu” gösterme imkânına kavuşmuş durumda.

Böyle bir ortamda DİTİB’in sadece kendisine yönelik tekil ithamlarla meşgul olması, kendisini tartışmanın akışına bırakması ve bu “çerçeveyi” sorgulamaması oldukça dar görüşlü bir yaklaşım. Bu tartışmanın tamamında esas sorun, ikili ilişkileri bozulduğu için, kendi bünyesinde yaşayan azınlıkların köken ülkeleri ile ilişkilerini sorunlu gören, dolayısıyla da ulusaşırı hareketliliğe ve bunun tabi bir sonucu olan ulusaşırı kimliklere tahammül etmekte zorlanan bir algının kendisini belirleyici olarak görmesidir. Bu algıya cevap olarak, “Vallahi benim Türkiye’yle bağım yok” dendiğinde bu algı sadece güçlenmiş olur. Böyle bir cevap, bir kurumun Türkiye ile bağının olmasının gerçekten de korkulacak bir şey olduğunu söyler.

Bunun yerine DİTİB, bozulan Türk-Alman ilişkileri arasında bir yansıma alanı olmayı reddetmeli ve bu siyasi baskının bir dinî cemaate yönlendirilmesinin yıkıcı sonuçlarına işaret etmelidir. Burada önemli olan şudur: Bir dinî cemaat olarak DİTİB’in Türk-Alman ilişkilerini düzeltmek ya da siyasetin ön kabullerini değiştirmek gibi bir görevi olamaz. Burada yapılması gereken, “Bu dile, bu atmosfere, bu çerçeveye sıkıştırılmayı reddediyorum.” şeklinde kararlı bir pozisyon sergilemektir.

Sivillik, “Ne yapalım, mevcut atmosfer böyle. Buna göre pozisyon almalıyız.” demek yerine, “Mevcut atmosferin zehirleyiciliğinden kurtulmak için bir teklifim var.” demektir. Sivillik, “DİTİB”, “imam”, “Türkiye” gibi kelimelerin pejoratif anlamlar ifade ettiği bir zamanda, bu yaklaşımın değişmesi için çağrıda bulunabilmektir. Sivillik, “Ben, sizin rövanş meydanınız değilim.” diyebilmektir.

Sadece Türk-Alman ilişkileri değil, DİTİB de tarihinin en ciddi kriziyle karşı karşıya. Fakat bu kriz, DİTİB’e dair yeni modellerin konuşulması için uygun bir zemin değil. Yapısal değişiklikleri bu tarz bir kriz zamanında gerçekleştirmek, sadece göstermelik adımlar ve günü kurtarmaya yönelik girişimler olup sürdürülebilir olmaktan uzak olacaktır.