“Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık”

Almanya Federal Meclis Başkanı Norbert Lammert’in (CDU) şu sözleri Hristiyan demokrat, liberal ya da sol partiler fark etmeksizin meclisteki bütün milletvekillerinden alkış topladı:

21. yüzyılda demokratik olarak seçilen bir devlet başkanının, demokratik olarak seçilen milletvekillerinin kanlarının bozuk olduğunu söyleyeceğini tahmin etmezdim.

Lammert’in isim zikretmediği bu cümlelerin muhatabı, Alman Meclisi’nde Ermenilere yönelik mezalimin “soykırım” olarak nitelendiği oylamaya destek veren Türkiye kökenli milletvekillerini eleştiren Erdoğan’dı. Fakat Lammert’in başka muhatapları da vardı. Lammert, soykırım tasarısına oy veren milletvekillerine yönelik tehditleri kınayan Berlin-Brandenburg Türkiye Toplumu’nu takdir ediyor ve şöyle diyordu:

Başka konularda çok açık pozisyonlar belirten diğer büyük Türk kuruluşlarından da milletvekilleri ve demokrasimizden taraf olmalarını beklerdim.

Lammert’in işaret ettiği gibi son günlerde Alman kamuoyuyla Türkiye kamuoyunun nihayet mutabık olduğu bir konu var: Her iki ülke de “büyük Türk kuruluşlarını”, yani Türkiye kökenliler tarafından kurulan ya da onlara hizmet veren dernekleri ulusaşırı bir sahada hareket eden diplomatik elçiler olarak görüyor. Türkiye’deki birçok siyasetçi –teknik olarak mümkün olsa- Berlin Büyükelçisi ile birlikte Almanya’daki bütün Türk toplumunu Ankara’ya çağırarak “tarihî ayar” verebilecek engin bir vizyona sahip.

AK Parti İstanbul Milletvekili ve Türkiye-Almanya Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanı Şirin Ünal, Almanya’daki Türk toplumunun tasarıyı onaylayanlara bir sonraki seçimde gerekli cevabı vereceğini umut ediyor: Şüpheli ölümlerle bir hayal kırıklığı şölenine dönüşen NSU davasına değil, çok açık ve ilkel bir şekilde İslam düşmanlığı yapan AfD’nin ve ona oy kaptırmama telaşında olan partilerin özgürlük alanlarını giderek daraltma potansiyeline değil, merkez partilerin sağ tandanslı seçmenleri kapma yarışında Müslümanları, Türkleri, göçmenleri, yabancıları bir kalemde harcamasına değil; Almanya’daki Türk toplumunun “soykırım kararına” gerekli cevabı vereceği düşünülüyor.

Tellioğullarıyla Seferoğulları arasındaki bitimsiz çekişmede Tellioğulları’nın absürt planı için sahaya sürülen evin uşağı Şaban gibi görülüyor Türk toplumu da. Sakar Şaban’ın bir anda figüranlıktan çıkıp tüm aileyi kurtarması ve Yeşil Vadi’yi ustalıkla Tellioğulları’na kazandırması bekleniyor yani.

Bu şamar oğlanlığının garip bir yanı var: Soykırım tasarısının Almanya’da onaylanmasının ardından Türkiye’de diasporanın “sorumluluklarını yeterince yerine getirmediği”ne dair sesler duyulurken, Alman kamuoyu -Türkiye kökenlileri bu konuda oldukça başarılı buluyor olmalı ki- onları “Erdoğan’ın adamları” olarak niteliyor. Bild gazetesi, “buralı” insanlara yönelik sayısız hizmet yapan DİTİB ve IGMG gibi dinî cemaatleri AK Parti’nin şubeleri olarak görüyor mesela. Türkiye ile o ya da bu şekilde bağları olan dinî cemaatler, medya kuruluşları ve iş adamları Türk hükûmetinin truva atları ya da varoluş sebebi Almanya’da Türk siyasi iktidarını savunmak olan işlevsiz kuklalar olarak algılanıyor. Bu bakış açısının sadece Bild’in ucuz gazeteciliğinden kaynaklandığı da söylenemez üstelik. Erdoğan’ın geçen sene Karlsruhe’deki konuşmasının ardından Egemen Bağış’ın “Almanya ve Avrupa’daki sancakbeylerimize teşekkürler!” dediğini hatırlarsak Türkiye’deki bazı siyasetçilerin de Bild’den farklı düşünmediği ortada. Tüm bunlara buradaki dinî cemaatlerin Türkiye ile olan köklü bağlarının Türkiye’deki partilerin yurt dışındaki teşkilatlanma çalışmaları için suiistimal edilmesi eklendiğinde ortada sorunlu bir ilişkiler yumağı olduğu açık. Kendi meseleleri söz konusu olduğunda kitlesel bir seferberlik gösteremeyen, ama Türkiye’deki siyasi çatışmalar üzerinden kolay mobilize olan bir grup da diasporadaki bu sorunlu yapıyı besleyip büyütüyor.

Oysa yurt dışındaki Türkiye kökenliler Türkiye’nin ya da Almanya’nın diplomatik elçileri değiller. İki ülke karşılıklı ilişkilerini -en azından oluşabilecek fayda hatrına- geliştirme fırsatını iç politikada artistlik yapmak ve muhatabına had bildirmek uğruna kaçırırken, Türkiye kökenliler en ön safta savaş zayiatı olmalarından kimsenin gocunmayacağı piyonlar da değiller.

“Hadi, kardeşten özür dile de barışın.”

Ermeni soykırımı kararına Türkiye’den gelen tepkilerin ardından Türkiye-Almanya ilişkileri hâlihazırda yerle bir olmuş durumda. Fakat ikili ilişkileri yerle bir eden deprem, öncesinde birçok artçı ile yaklaştığının sinyallerini veriyordu. Cumhurbaşkanlığı Seçimleri öncesinde Erdoğan’ın Almanya ziyaretiyle oluşan gerginlik, mülteci krizinde Merkel’i “diz çöktürmek” üzerinden gelişen hegemonyal diskur arayışları ve Böhmermann’ın hakaret krizi ile birlikte Türk-Alman ilişkileri bugünlerde tarihin en kötü seyrini yaşıyor.

Görevi Türkiye ile Almanya arasındaki dostluğu pekiştirmek olan Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanı Şirin Ünal şöyle diyor mesela:

Hitler’in torunlarının sözde Ermeni soykırım tasarısı bizim için yok hükmündedir. Almanya önce sabun yaptıklarının hesabını versin.

İkili dil bu kadar gerginleşip manevra alanı bütün taraflar için bu kadar daralmışken Almanya’daki Türk toplumunun “bir şeyler” yapması isteniyor. Mesela Türkiye’nin çıkarlarını savunması. Mesela Almanya’nın değerlerine atıf yaparak Türkiye’nin Cumhurbaşkanını eleştirmesi. Mesela soykırım kararının ardından sokaklara dökülmesi. Mesela milletvekillerini tehdit edenlere had bildirecek basın açıklamaları yayınlaması. Bunları yaparken bazen entegre, bazen asimile olması; bazen buralı, bazen oralı olması.

Oysa ikili ilişkileri –bu tarz bir düzlemde- geliştirmek diplomatların görevi. Diasporanın değil. İki taraf da ucuz kabadayılıklarla diplomatik nezaketten uzaklaştığında “hadi öpüşüp barışın” demek de diasporanın görevi değil. Çünkü diaspora fertleri gönüllü dış politika elçileri değiller, olmamalılar. 2000’li yıllara kadar Türkiye kökenlileri döviz kaynağı olarak gören anlayışın artık değiştiği iddia edilirken, bu sefer de “döviz kaynağı getiren gurbetçi” algısının yerini “gündüzleri ayrımcılıkla cedelleşip akşamları bir telefon kulübesinde süper kahraman kostümünü giyerek Türkiye’deki siyasi iktidarın çıkarlarını Almanya’da umarsızca savunan Türkiyeli” almamalı.

Yurt dışındaki Türkiyelilere bakışın düzeltilmesi için önce Türkiye kökenlilerin Türkiye ile ilişkilerini sivil bir mesafede tutması; ardından da Türkiye’den diasporaya yönelik adımların partilerüstü bir devlet meselesi hâline gelmesi gerekiyor. Bir de –bir zahmet- her iki ülkeden siyasi aktörlerin daha fazla popülizm uğruna oluşan küskünlükleri bir kenara bırakıp bozulan ilişkileri onarmak için elini taşın altına koyması.

1. Dünya Savaşı’nın sonucuna dair “Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık” denilmesi latifeden öte bir kader birliğini anlatıyordu. Bu kader birliğini sürdürmek için hâlâ geç sayılmaz.