Almanya’daki Bir Camide Zeytin Dalı Operasyonu İçin Dua Edilir Mi?

Gün geçmiyor ki Türkiye-Batı Avrupa ülkeleri arasındaki ulusaşırı alana doğmuş insanlar yeni bir krizle karşı karşıya kalmasın. Bu ulusaşırı alandaki “Türkler”, “Türkiye kökenliler”, “Avrupa Türkleri”, “Avrupalı Türkler”, “Avrupa’daki Türkler”, “Türk diasporası” –artık adına ne diyorsak onlar-, Türkiye ile Batı Avrupa ülkeleri arasında iç ve dış siyaset ilgileri farklılaştıkça; arası açılan mesafenin, uyuşmayan ilgilerin, karşılıklı hoşnutsuzluğun projeksiyon alanı oluveriyorlar. Türkiye’de darbe teşebbüsü olduğunda, Almanya’daki Türkiye kökenlilerin darbeye karşı aldıkları pozisyonu tartışıyoruz. Almanya’da seçimler olduğunda, Almanya’daki Türklerin aldığı pozisyonları tartışıyoruz. Türkiye’de Alman vatandaşları tutuklandığında, Almanya’daki Türkiye kökenlilerin tutuklamalara tepkisini yokluyoruz. Türkiye’de seçimler olduğunda, Almanya’daki Türkiye kökenlilerin “Erdoğancı” olup olmadığını tartışıyoruz. Görüldüğü üzere aslında olayları değil, olaylara dair pozisyonları tartışarak ikincil bir tartışma düzlemi açıyoruz. Yani “mensubiyetler”i, birilerinin “bizden mi onlardan mı” olduğunu, birilerinin ne kadar “Türk” ya da ne kadar “Alman” olduğunu tartışmış oluyoruz. Durum böyle olunca da, aslında olay değişse de aynı dairenin içerisinde aynı tartışmayı sadece farklı kelimelerle yinelemiş oluyoruz.

Hâliyle Türkiye’nin Afrin’e yönelik başlattığı Zeytin Dalı operasyonunun ardından da Almanya’da tartıştığımız şey, Almanya’daki DİTİB camilerinde “Türk ordusu” için dua edilme çağrıları oluyor. Bu tarz bir tartışma kültürü, meseleyle ilgili derin bir mütalaa olmaksızın pozisyon savaştırmayı beraberinde getiriyor.

Biz meseleyi daha iyi anlayabilmek için, biraz daha geriden, Türkiye’de din-devlet ilişkilerinden alalım:

Türkiye’de Din-Devlet İlişkisi

Türkiye’de din işleri ile devlet işleri birbirinden ayrı değil. Almanya’dakinden farklı olarak Türkiye’de din konusunda “tarafsız” bir devlet modeliyle karşılaşmıyoruz. Bu “iyi” ya da “kötü” değil, bir vakıa. Türkiye’de dini yönlendiren, dini koordine eden, dini belirleyen bir devlet var. Diyanet İşleri Başkanlığı bir devlet kurumu. İmamlar devlet memuru. Camilerin idaresi ya da okullarda din derslerinin verilmesi Almanya’dakinden farklı olarak “dinî cemaatlerin” değil, devletin uhdesinde. “İyi” ya da “kötü” şeklinde normatif bir değerlendirmeye girmeksizin, Türkiye’de devlet aparatının -Diyanet İşleri Başkanlığı da dâhil olmak üzere- kendi kurumlarını, devlet öncelikleri doğrultusunda senkronize bir şekilde işletmesi ülkenin kendi din-devlet ilişkileri sistemi içerisinde “tutarlı” bir şey. Türkiye’nin tarihsel temellere, kendi sosyolojisine dayandırdığı bu model, onlarca yıl bu yönde bir “Müslüman vatandaş” prototipi üretmiş ve ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığını sorgulayan ufak bir kesim dışında mevcut din-devlet ilişkileri modeli Türkiye’nin “içerisinde” bir “sorun” değil.

Bu model, Türkiye’ye Almanya’dan bakıldığında, daha doğrusu Almanya’daki din-devlet ilişkileri esas “norm” olarak kabul edildiğinde bir sorun teşkil ediyor. Orta halli bir Alman siyasetçi, bir merkezden yönlendirmeyle bütün camilerde Türk ordusunun başarısı için dua etmeyi, din işlerinde tarafsız devlet yapısıyla, dinî cemaatin siyasetten azade oluşuyla bağdaştıramayabiliyor. Böyle bir camiyi, kendi ülkesindeki modeli baz alarak, “siyaseten yönlendirilmiş” olarak görüyor. Fakat bu, belirttiğim gibi “kendini baz alan” bir yaklaşım. Ortada iki farklı ülke, iki farklı din-devlet ilişkisi ve iki farklı sosyoloji var.

Bu iki sosyoloji, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenliler söz konusu olduğunda çarpışıyor. Bu çarpışmada kabak da Almanya’daki ulusaşırı Türkiye kökenli topluluğun başına patlıyor. Neticede en temel sorun başka bir ülkedeki tarihsel, toplumsal modelin tekil bir yansımasının, başka bir ülkede –belki tabii olarak- anlayışsızlıkla karşılanması. (Burada bir parantez açıp, Almanya’da da ordu için dua eden papazlar olduğunu hatırlatmakta fayda var. Konuyla ilgilenenler için “Deutsches Militärordinariat” kelimesi iyi bir başlangıç olabilir.)

Buna bir de, “Siz Türk müsünüz, Alman mı? Merkel’in mi can ciğer kuzu sarmalarısınız Erdoğan’ın mı? Burada mı oy veriyorsunuz, orada mı? Türkçe mi konuşuyorsunuz Almanca mı?” sorularını sormak üzerine programlanmış, ulusaşırı bağları görmezden gelen, çoğulculuğu ve çifte aidiyetleri zenginlikten ziyade tehdit olarak gören bir çoğunluk toplumu eklendiğinde işler biraz daha karmaşık hale geliyor. Bu mantığın Almanya’da yaşayıp “Allah’ım ordumuzu muzaffer eyle” diye dua eden bir Türk’e, “Ooo ne dedii, ‘ordumuz’ dedii” şeklinde tepkiler doğurduğunu söylemeye herhalde gerek yok.

Türkiye ile Avrupa kamuoyu birbirinden ayrıştıkça, iç/dış ilgiler farklılaşıp, hatta birbiriyle çelişir, çatışır, savaşır hale gelince, Türkiye için “barış harekatı”, Almanya için “kötücül bir savaş” haline geliyor. Dolayısıyla da Almanya’da yaşayan Türkiye kökenliler, iki cepheden birini seçmekle dışlanmak ihtimallerinden birini tercih etmek zorunda bırakılıyorlar. Üçüncü bir alternatif de antimilitarist bir pozisyon inşa etmek. Açıkçası ben, özellikle Almanya’daki Türkiye kökenliler etrafındaki tartışma, “Bunlar neden antimilitarist değil?” sorusu üzerinden gerçekleşmediği için bu yazıda bu soruyu tartışmayı tali buluyorum.

Sorumuza geri dönelim: Almanya’da Türkiye kökenlilerin ziyaret ettiği bir camide Türkiye’nin Afrin operasyonu için dua edilebilir mi? Bu soruyu öyle sofistike laflarla falan ele almaya gerek yok, zira bu sorunun cevabını anlamak için, vakit namazlarını cemaatle namaz kılan Ahmet Amcanın, yaz tatillerini Türkiye’de geçiren Zeynep’in ya da Türkiye’de dükkanları olan Yunus Bey’in zihin dünyasına bir yolculuk yapmamız yeterli.

Bu Ordu Kimin Ordusu?

Temelde “Almanya’da yaşayan bir Türkiye kökenlinin Türkiye’ye Alman kamuoyundaki anaakım algı üzerinden bakması” şöyle pratik sorunları doğuruyor: Diyelim ki hafta sonu televizyonu açtınız. Türkiye’nin Afrin’e operasyon başlattığını gördünüz ve İstanbul’da yaşayan annenizi aradınız. Anneniz, “Allah sonumuzu hayretsin, ülkemizi, askerimizi korusun.” dediğinde, “Üzgünüm anne, o ‘biz’in içerisinde ben yokum, o ordu benim ordum değil, senin içinde yaşadığın, benim içine doğduğum, köklerimin olduğu, şu an da dilini konuştuğumuz ülkenin sınır güvenliği de beni pek alakadar etmiyor.” mu dersiniz?

Ya da “Ailem” isimli Whatsapp grubunuzda Tokat’taki amcanız “Bugün askerlerimizin muzaffer olması için Fetih zinciri başlatıyoruz.” şeklinde bir mesaj attığında grubu falan mı terk etmeniz gerekiyor?

Neticede Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin Türkiye ile “köklü bağı”ndan bahsederken, cam fanus içerisinde teşhirlik saklanan birkaç kuru kökten bahsetmiyoruz, bunlar canlı ilişkiler. Bu canlı ilişkileri sürdürürken kendinizi o ilişki esnasında kurgulanan “biz”den, sırf siz Almanya’da yaşıyorsunuz, sırf Almanya ile Türkiye’nin dış politika ilgileri farklı diye uzak mı tutmanız gerekiyor? Peki, Türkiye’de kurgulanan o “biz”den uzaklaşmanızı Türkiye’deki akrabalarınıza nasıl anlatabilirsiniz? Daha önemlisi, neden Almanya’da yaşıyor olmanızın bedeli, Türkiye’deki “biz” kolektifinden kopmak zorunda kalmak olsun?

Bir esas alma sorunumuz var. Neden Türkiye’deki askerlere Almanya’dan dua eden insanları anlayamıyoruz? Çünkü onlara, başka bir ülkenin, başka güvenlik öncelikleri olan, başka ordusu olan, başka coğrafyada bulunan, bölgeden başka beklentileri olan bir ülkenin perspektifinden bakıyoruz. Aynı şekilde benzer bir uyumsuzluk, Türkiye’den Almanya’ya bakış için de geçerli.

Ulusaşırı göç toplumları, bu zihnî kopmayı gerçekleştirmedikleri için “ulusaşırı” olarak nitelendiriliyorlar ve müthiş köprüler ve açığa çıkmayı bekleyen potansiyeller olarak değerlendiriliyorlar. Dolayısıyla Almanya’da yaşayan bir Türkiye kökenlinin, pek tabii bir şekilde Türk Ordusu’nu, kendi ülkesini koruyan ordu olarak görebileceğini, Almanya’nın iç güvenliğiyle ilgili de aynı oranda endişelere sahip olabileceğini/olması gerektiğini kabul etmemiz gerekiyor.

Sloganlardan İlkelere

Fakat bu tespiti yapmak, diğer gerçeklere de göz yummak anlamına gelmiyor. Yurt dışında yaşayan bir Türkiye kökenli, anavatanının iç güvenliği için endişelenirken, kendi ulusal kimliğini yegâne üstünlük vesilesi (Alm. “Eigengruppenidealisierung”) ya da bu ulusal kimlik dışındaki tüm özellikleri süfli olarak gören (Alm. “Fremdgruppenabwertung”) bir tavır içinde girdiğinde, Almanya’daki çoğulcu ortama tehdit olan AfD ve saz arkadaşlarının karakterine bürünmüş olduğunu da görmeli. Türkiye’nin kendi sınırlarını koruma hakkını savunmak ile azılı bir ulusalcı olmak arasında büyük bir fark var. Yine kişinin anavatanı için haklı bir endişe taşıyıp, bu endişe doğrultusunda kendi pozisyonunu herkese ilan etmesi ne kadar meşruysa; “Aramızdaki vatan hainleri işte böyle dökülüyor. Facebook profiline şanlı bayrağımızı koymayan herkes haindir” gibi “bir fırsat ele geçirsem de yüce vatanseverliğimle şöyle ortalarda arz-ı endam etsem” şeklindeki yaklaşım o kadar yok edici; bunu görmemiz gerekiyor. Diğer yandan nasıl ki PKK yanlısı kesimlerde “Türk karşıtı ırkçılık” gözlemlediğimizde tüylerimiz diken diken oluyorsa; “Türk askeri hatadan beridir, Türk ordusu bütün eksikliklerden münezzehtir” gibi idealleştirmelere de mesafeli durmak gerekiyor.

Bütün bunlar, Türkiye’nin gayet meşru iç ve dış güvenliğini tesis etme hakkını, ideolojiler üstü, ilkesel bir zeminde konuşmak gerekliliğini ortaya çıkartıyor. Bu tartışmayı sloganik bir düzlemden ilkelere çekebilmek, ancak bu “ayrıştırıcı” bakışla mümkün.

Başlıktaki soruyu hâlâ cevaplayamadık. Bir camide Afrin Operasyonu’nun başarıya ulaşması için dua edilir mi? Cevaba yaklaşıyoruz. Ama öncesinde bir bahsi daha açmamız gerekiyor:

Dinî Cemaatlerin Siyasi Pozisyon Alma Meselesi

Yukarıda “Ahmet Amca” dünyasında, yani birey bazında durum her ne kadar açık olsa da, dinî cemaat bazında bu mesele karmaşıklaşmaya başlıyor. Almanya’da hâlihazırda Almanya Müslümanları Koordinasyon Merkezi’ndeki (KRM) dört büyük İslami cemaat olan DİTİB, İslam Konseyi, VIKZ ya da ZMD, sadece “Türk”lere (ya da Araplara, Boşnaklara) değil, etnik kökenden bağımsız ülkedeki bütün Müslümanlara hitap etme iddiasında olan kurumlar. Bu durum, etnik kökenden bağımsız bütün Müslümanlara, yalnızca İslam’la doğrudan ya da dolaylı ilintili meselelerde hizmet sunma zorunluluğunu beraberinde getiriyor. Almanya’daki bu “dinî cemaat” yapılanması, İslam dinini “Türk”lük gibi bir ulus kimlik üzerinden tanımlayan ya da Türklüğü İslam’ın temel parçalarından biri olarak gören yaklaşıma izin vermiyor. (Burada kocaman bir parantez açalım: Aynı iddia, aslında “Bu ülkede yaşayan herkes Alman’dır” dayatmasına da izin vermiyor, çünkü tam tersi gibi bu dayatma da dindarlığı ulusal kimlik içerisine hapsedip, onu tüm dünyaya yayılan inançlılar zümresinden izole edip, ulus devlet içerisine hapsediyor.)

Söz konusu “İslam dinî cemaat”leri olduğunda, çok düz bir mantıkla, Cuma namazına gelen bir Boşnak’a ya da mühtedi bir Alman’a da aynı şekilde hitap eden bir dil ve üslup zorunluluğu var. Bu durum da, dinî cemaatleri köken ülkelerin günübirlik/değişken siyasetine angaje bir yapıdan uzaklaşmak zorunda bırakıyor.

Tam da bu esnada, Almanya’da olup Türkçe konuşan Müslümanlar açısından ortaya çıkan dilemma şu: Ağırlıklı olarak Türkiye kökenlilere hitap eden dinî cemaatler, hâlihazırda tüm gündemleri Afrin operasyonu olan endişeli cemaatlerine karşı sağır mı davranmalılar? 3000 km ötedeki anavatanı için endişelenen ve Cuma namazı ardından kendisiyle aynı endişeyi taşıyan diğer cemaat mensuplarıyla kendisini Yaratan’a dua etmek isteyen Ahmet Amca, o endişeyi her gün geldiği camide değil de nerede giderecek? O Amca’ya, “Kusura bakma ama burası Almanya, senin ulusal kaygılarının burada yeri yok. Biz ‘buralı’ bir dinî cemaatiz.” mi demeli? Almanya’daki Türkiye kökenlilerin sosyolojisini bilen herkes, bu tarz elit çıkışların, tabanda bir karşılığının olmayacağını da bilir. Bu tarz bir yaklaşımın, bir organizasyonun kendisini inkar etmek anlamına geleceğini herhalde hatırlatmaya gerek yok.

Ya Orası, Ya Burası

E, peki? Bir yanda taban, “Hayırdır, bir anda Türkiye ile bağlarımız yok mu oldu?” derken, öbür tarafta Alman siyaseti, “Ya Türkiye ya burası, seçimini yap” baskısını yaparken ağırlıklı olarak Türkiye kökenlilere hitap eden dinî cemaatler ne yapmalı? Bu meseleleri konuşmamak, görmezden gelmek, böylece günü kurtarmak tercihlerden bir tanesi. Şahsen ben bu görmezden gelmeye de saygı duyuyorum. Fakat yine de farklı önerilerim var:

Bana kalırsa DİTİB başta olmak üzere ağırlıklı olarak Türkiye kökenlilere hizmet veren dinî cemaatler, kendi tabanlarının ulusaşırı kimliklerini, çifte aidiyetlerini tehdit olarak gören söyleme uzun süre, Alman siyaseti nezdinde “tanınmak” için ya da belki pek de farkında olmadan kısmen boyun eğdi. “Biz buralıyız, biz Almanız, biz Alman derneğiyiz.” vurguları o kadar sık yapıldı ki, “ya orası, ya burası” yol ayrımından başka bir alternatif olmadığı zannı içselleştirildi. Hâl böyle olunca, kriz zamanı –ki maşallah Almanya’daki Türkiyeliler olarak krizlerimiz hiç bitmiyor- dinî cemaatler tabanın baskısıyla siyasetin baskısı arasında, buralılık ile oralılık arasında, mevcut gerçeklik ile beklentiler arasında kalıyorlar. Bu dilemmadan çıkabilmenin yolu, Türkiye kökenlilere hitap eden dinî cemaatlerin Türkiye ile eleştirel bir mesafede kalmaları, ama orayla kurulan ilişkilerin de zenginleştirici etkisinin olduğunu daha ofansif bir şekilde gösterebilmeleriyle alakalı. Türkiye ile ilişkileri, mobilize olmak/etmek, lobi faaliyeti yapmak/yaptırmak gibi tehlikeli sulardan, daha durgun sulara çekmedikçe, bu dilemma aşılacak gibi durmuyor. Türkiye’deki karar alıcıların buradaki dinî cemaatleri, buradaki çerçeveyi, gerçekliği görüp, buradaki öznelliği yadsımadan bir bakış geliştirmeleri de, bu dilemmanın aşılmasına elbette yardım edecektir.

Gel Şu Sorunun Cevabına Artık

Yani şimdi biraz, aslında bütün yaşananların rüya olduğunun ortaya çıktığı Lost finali gibi olacak ama, ben başlıktaki soruya basit bir cevap vermenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Ancak hibrit bir cevap mümkün: Bir insan, hem anavatanının sınır güvenliğini kendisine dert edip, aynı zamanda bu güvenliği sağlamak için yapılan operasyonda sivillerin zarar görmemesi endişesini taşıyabilir. Bunu hem “Türk”, hem de “Alman” kimliklerinden birini seçmek zorunda kalmadan, her iki ülkeye köklü bağını zedelemeden, olduğu yeri muhafaza ederek de yapabilir. Bir insan, hem operasyonun ardından Avrupa’da PKK taraftarlarınca onlarca camiye yapılan saldırılara karşı sesini yükseltip, hem de katı, bağnaz bir ultranasyonalizme karşı çıkıp, Türk ordusuna “ordumuz”, Türkiye’deki halka da “milletimiz” diyebilir. Bunları yaparken Türkiye’de, bugün diasporadaki (bir kısmı marjinalleşmiş) Kürt hareketini doğuran insan hakkı ihlallerine de karşı çıkabilir. Bunu yapmak için her iki ülkede de kriz zamanlarında ortaya çıkan “Türk müsün, Alman mısın? Bizden misin, onlardan mısın? Dost musun, düşman mısın?” şeklindeki yıkıcı sorulardan kurtulmaya ihtiyacımız var. Çünkü pozisyon, aidiyet ve mensubiyet savaştırmaya devam ettikçe, bu krizlerin doğrudan yansıma alanı olmaya da devam edeceğiz.

Mevcut durumda “makbul vatandaş” ve “makbul din” tartışmalarına bir de “makbul dua” eklemiş durumdayız. Almanya’daki siyasiler, kendilerinin “amin” diyemeyeceği duaların Almanya ülke sınırları içerisinde edilmesini istemiyorlar. İşte tam da burada siyasetin dualara kadar nizam verme şımarıklığını eleştirmemiz gerekiyor.

Öte yandan Türkiye Ermenileri Patrikliği’nin, “Kiliselerimizde yapılan ayinler esnasında her zaman olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti devletinin bekası için dua etmeye devam edilecektir.” şeklindeki açıklamasını; Türk Yahudi Toplumu’nun da aynı şekilde Türk ordusuna Afrin’de başarı temennisini hatırlayalım. Belki de yurt dışındaki Türkiye kökenlileri Almanya’ya sadakat testine sokmadan önce, bir insanın vatanıyla/anavatanıyla olan ilişkisinde dinden ve siyasetten öte, toprakla girilen ilişki ve güvenlik hissinin etkili olduğunu görmemiz gerekiyor.