Bir Küçük “Eyyy Avrupa!” Meselesi

Türkiye’deki başörtüsü yasağı sorunu muhafazakar kesimi çok büyük bir ilke sınavına maruz bıraktı. Başörtüsü yasağına “özgürlükler, eşitlikler, temel haklar” söylemi üzerinden karşı çıkan Müslümanlar aynı zamanda şu soruyu da gün yüzüne çıkartmış oldular: “Yasaklara özgürlük diskuru üzerinden sergilenen bu karşı çıkış bir kesimin sadece kendisini ilgilendiren bir konuda fayda devşirebilmesi için inşa ettiği geçici bir söylem miydi, yoksa gerçekten de özgürlükler konusunda Müslüman camia içerisinde herkesi kucaklayabilecek yeni bir şey mi ortaya çıkıyordu?” Aynı soru uluslararası sorunlara “özgürlükler, eşitlikler, temel haklar” söylemi üzerinden pozisyon geliştiren Müslüman camia için geçerliliğini hâlâ koruyor: “Myanmar’daki, Filistin’deki insan hakkı ihlallerine, Suriye’de uluslararası hukukun ayaklar altına alınmasına insan hakları söylemi üzerinden karşı çıkan Müslüman kesim, Müslüman toplumlardaki çatışmaları yorumlamada da aynı mantığı devreye sokabiliyor mu?” Yine aynı soru Avrupa’daki Müslüman cemaatin azınlıklar meselesine yaklaşımında da önemli bir yere sahip: “Avrupa’da azınlık konumunda olan Müslüman cemaat, azınlık haklarıyla ilgili farkındalığını ve ayrımcılıkla mücadele konusundaki hassasiyetini kendi köken ülkelerindeki azınlıklar için de gösterebiliyor mu?”

Bütün bu sorular tutarlı bir var oluş ortaya koyabilmek adına oldukça merkezîler.

Elbette bir insanın herhangi bir kötülüğe tepki göstermeye hakkı olması için, diğer bazı kötülüklere de tepki göstermiş olması gerekmiyor. Fakat buradaki esas sorun, söylemin üzerinde yükseldiği algı dünyasındaki tutarlılık. Türkiye’de -bir bütün olarak- Batı’nın –bilhassa- Müslümanlara yönelik –mütemadiyen- insan hakları ihlalleri yaptığına, tabiri caizse ırkçılığın –yine bir bütün olarak- Batı’nın bütün damarlarına sirayet ettiğine dair söylemi benimseyenler, Türkiye’deki ırkçılıkla mücadele adına da tutarlı bir söylem benimseyebiliyor mu, yoksa bu argüman örgüsü sadece Batı’yla zihinsel savaşta bir mevzi daha kazanmak adına mı kullanılıyor?

İlkesel bir duruş –eğer bu duruş “ırkçılık karşıtlığı” üzerinden kurgulanmışsa- Marwa el-Sherbini’yi Dresden’de öldüren ırkçılık kınandığında, Festus Okey’i İstanbul’da öldüren ırkçılığın da kınanmasını gerektirir. Yok, eğer asıl mesele bütün bu elim olaylarda “biz” ve “onlar” söylevini “ırkçılıkla mücadele” kılıfı üzerinden güçlendirmekse; işte o zaman bir ilkesellikten bahsetmek de mümkün olmayacaktır. Çok benzer bir şekilde Batı Avrupa ülkelerinde Müslüman karşıtı ırkçılıktan şikayet eden birinin, başka yerlerdeki siyasi gelişmeleri yorumlarken “Ermeni”, “Rum”, “Kürt” ya da “Alevi” gibi kimliklere olumsuz atıflarda bulunması ciddi bir zafiyete işaret etmektedir. “Yahudi” kelimesini hakaret olarak kullanan bir insanın Müslüman karşıtı ırkçılıkla mücadeleye katacağı bir şey de yoktur.

Doğu-Batı ayrımı üzerinde keskinleşen bu tutarlılık testini başka örneklerle çoğaltmak, hatta Türkiye ile Almanya arasında sürekli bir hâl alan gerginliği de bu tutarsızlık üzerinden değerlendirmek mümkün.

Sorular çok açık: Batı medyasının Erdoğan merkezli bir okuma yaptığından rahatsız olanlar, acaba Türkiye’deki Erdoğan merkezli habercilikten de rahatsızlar mı? “Erdoğan’ın imamları Almanya’da işbaşında” ile “Erdoğan Avrupa’yı titretti” haberlerinin aynı zihin dünyasının eseri olduğu fark edilmiyor mu? Alman kamuoyunun Türkiye’ye bakışının tashihe ihtiyaç duyduğunu söyleyenler, aynı şeyin Türkiye’den Almanya’ya doğru bakış için de geçerli olduğunu görmüyorlar mı? Almanya’da “bu imamlar Türkiye’den geliyormuş” cümlesi ile Türkiye’de “bu dernek İsrail kökenli” cümlesinin aynı tehlikeli nefreti uyandırdığı fark edilmiyor mu? Peki ya neden ilki uçsuz bucaksız eleştirilirken “bizim” kendi öz popülizmimiz hiç bir müdahalede bulunulmadan semirip duruyor hâlâ?

Belki biraz sert olacak ama bu sorulara sadece mevzi kazanmak için tek taraflı cevap verenler ilkesiz bir duruşu temsil ediyorlar. Hem Türkiye’de, hem de Almanya’da bu duruşu hayatının merkezine koymuş sayısız insan var ve işte tam da bu kesime oynamaya “popülizm” deniliyor. Kendi menfaatleri söz konusu olduğunda her türlü meşrulaştırma denemesine giren, meselelere ilkesel yaklaşamayan, zulmün niteliğine zalimin ve mazlumun kim olduğuna göre karar veren bu kesim tam da bu menfaatler doğrultusundaki her çatışmayı alkışlıyor. Daha fazla kabadayılık istiyor. Daha sert cümleler istiyor, daha fazla “Eyyy Avrupa” çıkışları bekliyor. “Onlar”a hadlerini bildirmek, “onlar”a günlerini göstermek, “onlar”a diz çöktürmek istiyor. Bu kesim ezik, kompleksli ve sorunlu. Bu kesimin karışık sorunlara basit çözümleri var. Tarihi, Müslümanların yüzyıllardır kaybettiği bir futbol maçı olarak okuyan bu kesim önümüzdeki yüzyıl kendisinden gururla bahsedeceği galibiyetler yaşamak istiyor. Daha da kötüsü bu galibiyetleri elde etmek için oyunun kurallarını yerle bir etmeyi göze almış durumda. Centilmenlik gibi bir derdi yok, daha fazla hakaretle, şiddetle, diplomatik dilden uzaklaşmakla, argoyla, had bildirmekle, sırtını dönmekle mevzi kazanabileceği gibi bir yanılgıya sahip. Uzun vadeli, emek isteyen stratejilerle sorunlarını çözmek yerine, bütün bu sorunların “dışarıdan” kaynaklandığını, “onlar” olmasa sorunun ortadan kalkacağını, bütün kışkırtmaların “onlar” tarafından yapıldığını düşünüyor. “Onlar”ı tanımıyor, ama “onlar”ın kötü olduğundan ölesiye emin.

Bu yaklaşımın, Avrupa’da bütün sorunların kaynağını Müslümanlarda, mültecilerde, yabancılarda arayan bakışla birebir aynı olduğunu görmek ve bu soruna işaret edebilmek gerek. Avrupa’da yükselen sağ popülizme işaret ettiğimiz kadar Türkiye’de (ve diasporadaki Türkiye kökenli cemaatte) kabaran bu agresif ve yapıcılıktan uzak popülistlere ve onlara oynayarak ikili ilişkileri çözümsüzlüğe mahkum eden siyasilere de işaret etmemiz şart. Aksi hâlde bu tutarsız söylemi benimseyenler için en büyük diplomatik başarı, Alman Dışişleri Bakanı’nı havaalanından Havataş ile almak ya da Alman pasaportuna sahip sıradan insanları havalimanlarında bekletmek olacak. Bu durumda da bir arpa boyu yol almak başka bahara kalacak.