Ditib, Ultima Ratio ve Söylenmesi Gerekenler

Almanya’da DİTİB’e yönelik tartışma oldukça garip bir hâl aldı. Bu çok boyutlu tartışmayı yanlış okuyanlar, yanlış çıkarımlar yapıyor ve bu da yanlış çözüm önerilerinin dillendirilmesine yol açıyor. Bu nedenle meseleyi bütün boyutlarıyla ele alan bir değerlendirme kaçınılmaz.

“Ajanlık” Tartışmasının Kısa Özeti

DİTİB etrafında son 1,5 aydır dönen tartışmanın çıkış noktasına bakalım: 8 Aralık 2016 Perşembe günü Türkiye’de Cumhuriyet gazetesinde Mahmut Lıcalı imzalı bir haber yayımlandı. Haberin başlığı “Diyanet MİT gibi” idi. Haberde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın FETÖ/PDY yurt dışı yapılanması hakkında 38 farklı ülkede din görevlileri aracılığıyla istihbarat raporları topladığı yazıyordu.

Söz konusu iddia, aynı gün Deniz Yücel imzalı Almanca bir haberle Welt’de yayımlandı. Haberin başlığı “Almanya’daki Türk imamlar Erdoğan için ajanlık yapıyor” idi. Başlık, Alman kamuoyunda son yıllarda giderek daha da sık bir şekilde gözlemlenen “Erdoğan merkezli okuma”dan beslenmişti. Haberde Münih, Köln ve Düsseldorf konsolosluklarından olası FETÖ mensuplarıyla ilgili Türkiye’ye rapor gittiği, bu raporların DİTİB imamları aracılığıyla toplandığı belirtiliyordu.

Bahsi geçen “istihbarat raporu” kamuoyuna yansımasa da arka planda konuya ilgi duyanlar rapora bir şekilde ulaştı. Bu “istihbarat raporu” özetle şöyleydi:

Münih Başkonsolosluğu Din Hizmetleri Ataşeliği tarafından, 9. Avrasya İslam Şurası’nda sunulmak üzere hazırlanan raporda FETÖ/PDY yapılanmasının eğitim kurumları ve kültür çalışmaları, STK ve işadamları dernekleri, basın-yayın çalışmaları, projeler ve devlet desteği, diyalog çalışmaları hakkında özet bilgiler veriliyordu. Rapora ek olarak gazete haberleri iliştirilmişti.

Aynı pdf dosyası içerisindeki ikinci rapor Düsseldorf Din Hizmetleri Ataşeliği tarafından yazılmıştı. Bu raporda 5 DİTİB imamının birkaç satırlık ifadeleri yer alıyordu. Bu imamlar kendi görev yaptıkları şehirlerdeki FETÖ yapılanmasının irili ufaklı kurumlarının isimlerini yazmıştı. İki imam FETÖ’ye destek verdiğini düşündüğü iki ismi eklemişti. Bir imam sadece Almanya’da FETÖ ile ilgili çıkan Türkçe haberlerin linkini vermişti.

Üçüncü rapor ise Köln Din Hizmetleri Ataşeliğinden çıkmıştı. Bu raporda 10 DİTİB imamının ifadeleri geçiyordu. Bu imamlardan bazıları FETÖ’yle ilgili olduğunu düşündüğü birkaç isim vermiş, bazıları FETÖ adına para toplayan birkaç ismi yazmıştı.

Tartışmanın En Uç Noktası

Welt haberinde bahsi geçen rapor işte tam olarak bu rapordu. Bu haberin ardından işler çığırından çıktı.
FETÖ’ye yakın olduğu iddia edilen 28 kişi ve 11 kurumun yer aldığı bu 3 raporda aynı zamanda Kuzey Ren-Vestfalya (KRV) eyaletindeki devlet okullarında İslam Din Dersi öğretmenliği yapan 5 kişinin de ismi geçiyordu.

Bunun üzerine Kuzey Ren-Vestfalya (KRV) Okul Bakanlığı, kendi öğretmenlerini korumak adına belli girişimlerde bulunmak zorunda kaldığı açıklamasını yaptı. Eyaletteki bu gelişmenin ardından tartışma daha da tırmandı. Eyalet Parlamentosu Milletvekili Serap Güler (CDU), DİTİB’den KRV eyaletinin güvenilir bir partneri mi, yoksa Ankara’nın sözcüsü mü olduğu konusunda açık bir ifade beklediğini söyledi. Güler’e göre DİTİB’in buradaki Müslümanların meseleleriyle mi ilgilendiği yoksa kendisini Türk istihbaratçısı olarak mı gördüğü belli değildi. Eyaletteki diğer muhalefet partisi olan FDP de tepkide gecikmedi. Eyalet Fraksiyon Başkanı Joachim Stamp (FDP), ajanlık iddiaları açıklığa kavuşana kadar eyalet hükûmetinin DİTİB ile işbirliğini dondurması gerektiğini söyledi.

Böylece DİTİB’in, Kuzey Ren-Vestfalya’da din eğitimi derslerini düzenleyen karma komisyondaki (Beirat) üyeliğinin durdurulması talepleri daha da yüksek sesle dile getirildi. Eyalet Okul Bakanı Sylvia Löhrmann (Yeşiller), 3 Şubat 2017’de DİTİB’e Beirat’taki üyeliğini dondurması konusunda 2 hafta süre verdiğini açıkladı.

Tartışmaya İtiraz

Bütün bu tartışma esnasında hem Alman kamuoyu, hem de Almanya’daki Türkiye kökenli kesimin gündemi oldukça bölündü. Farklı DİTİB temsilcilerinin meseleye farklı bakış açıları geliştiriyor olmaları, yapılan bazı açıklamaların sonradan geri çekilmesi gibi durumlar meseleyi Türkiye kökenli cemaat arasında içinden daha da çıkılmaz bir hâle getirdi. Ortada açık bir pozisyon olmaması güvensizlik hissini arttırdı.

Oysa bu tartışmayı izleyen ve Almanya’daki Müslüman cemaat ve Türkiye kökenlilerle ilgili siyasi söylemi takip eden herkesin üzerinde kolayca mutabık olabileceği bazı itirazların dile getirilmesi gerekirdi. Nitekim ortada itiraz edilmesi gereken bazı hususlar olduğu kesin:

İtiraz 1: Söz Konusu Eylem “Ajanlık” Olarak Nitelendirilemez

Peşinen söyleyeyim: “Başıma bir şey gelmeyecekse”, Almanya’daki 15 DİTİB imamının ya da 3 Din Hizmetleri Ataşesinin Almanya’da “FETÖ” ile ilişkisi olduğunu düşündüğü kişileri listelemesinin Alman Ceza Kanunun 99. Maddesi uyarınca “istihbarat ajanlığı” kapsamına gireceğini düşünmüyorum. Bu düşüncemde haklı olup olmadığımı, DİTİB hakkındaki soruşturma bitince göreceğiz.

Fakat meseleyi açıklığa kavuşturmak için süreci yeniden özetleyelim: Diyanet Dış İlişkiler Müdürü Prof. Dr. Halife Keskin, 9. Avrasya İslam Şurası öncesi TC. Büyükelçilikleri, Başkonsolosluklarındaki din hizmetleri müşavirlikleri, ataşelikleri, koordinatörlükleri ve koordinatör din görevlileri yöneticiliklerine bir mektup yolluyor ve Avrasya İslam Şurasında “FETÖ/PDY terör örgütünün eğitim gönüllüleri adı altında gönül coğrafyamızda, Orta Asya, Balkanlar, Afrika ve Uzak Doğu’da gerçekleştirdiği tahrifat ve tahribat ile bu ülkelerde dini ve dini değerleri kullanarak kurdukları hegemonya”nın tespit edileceğini belirtiyor. Bunun için de mektubun muhataplarından “görev yaptıkları ülkede/bölgede bulunan FETÖ/PDY’nin her türlü yapılanması, faaliyetleri, eğitim kurumları, STK’ları, yardım kuruluşları, insan kaynağı, kültürel faaliyet yürüten dernekleri gibi hususları içeren ayrıntılı bir raporun” gönderilmesini istiyor. Mektupta Batı Avrupa ülkeleri geçmemesine rağmen Almanya’daki 3 Başkonsolosluktan kendi bölgelerindeki FETÖ yapılanması ile ilgili kurum ve birey isimleriyle ilgili raporlar düzenleniyor.

Eğer zaten internette yapılan kısa bir araştırmayla toparlanabilecek bu bilgiler Türkiye’nin Almanya’daki istihbarat faaliyeti olarak adlandırılabiliyorsa; daha doğrusu eğer malumu ilam etmeye ajanlık deniyorsa Türkiye istihbaratı sadece dualarla ayakta duruyor demektir. Bir de işin şu yanı var: Diyanet İşleri Başkanlığı eğer yurt dışı personeline “ajanlık” yaptırmak isteseydi, herhâlde bunu yüzlerce kişiye mektup göndererek yapmazdı. Dahası eğer Halife Keskin’in mektubu “istihbarat” niyetini taşısaydı, herhalde söz konusu mektup “günlü evrak” olarak değil, “gizli evrak” olarak gönderilirdi.

Bu “raporlama”nın kişisel verilerin kaydedilmesi olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceği de meçhul, çünkü söz konusu “raporlar” kişisel verileri içermiyor. Ortada belki ancak “niteliksiz dedikodu” diye tanımlanabilecek bir durum olabilir. Fakat yine de bu duruma hukuki mütalaa sonucunda daha iyi vâkıf olabileceğiz.

Meseleyi daha farklı okuyalım: Daha düne kadar yurt dışındaki birçok Türkiye kökenli kurumu ziyaret eden, destek veren, ilişki kuran Diyanet İşleri Başkanlığı, bundan sonra “ayağını denk almak” adına, Türkiye’de “terör örgütü” olarak tanımlanan oluşumun uzantılarını, bizzat kendi diplomatik personelinden öğrenmek istiyor. Aslında bu süreçte “anormal” olan bir durum yok. Almanya ile Türkiye arasında oluşan ve DİTİB’e yansıyan esas gerginlik, Türkiye ile Almanya’nın güvenlik konularındaki reflekslerinin birbirine taban tabana zıt olması. Türkiye “FETÖ”yü var oluşuna yönelik büyük bir tehdit olarak algılarken, Almanya’da aynı oluşum “zararsız Erdoğan karşıtlığı” şeklinde tanımlanıyor. Dolayısıyla Türkiye, daha doğrusu özelde Diyanet İşleri Başkanlığı yurt dışında kendi vatandaşlarını “bir terör örgütünün zararlarından korumak adına bu örgüte dair bilgi isterken”, Almanya bu durumu, “DİTİB imamları yetki aşımıyla buradaki masum insanları Türk hükûmetine ispiyonluyor” şeklinde okuyor. Yani esas sorun meseleleri okumakta iki ülkenin mutabık olmaması. Bu çarpıklığı daha iyi anlayabilmek adına FETÖ yerine IŞİD’i koyalım. Eğer Diyanet İşleri yurt dışı teşkilatına, “IŞİD’e ait kurumları bize iletin” deseydi; bu bir “ajanlık” olarak değil, kendisinden sadır olan tehdit konusunda herkesin mutabık olduğu bir terör örgütünden Türkiye vatandaşlarını korumak için gösterilen tabii bir refleks olarak görülürdü.

Burada şunu vurgulamakta fayda var: Raporlarda adı geçen kişi ve kurumlar suçlu ya da değil, tehlikeli ya da değil, terör destekçisi ya da değil, hatta amiyane tabirle “Fetöcü” ya da değil; vurgulamak istediğim bu değil. Mesele Türkiye ile Almanya’nın aynı fenomene taban tabana zıt tepkiler geliştirmesi. Türkiye için tehlikeli olarak görülen bir fenomenin, Almanya’da tabii algılanması. Fakat öte yandan şunu vurgulamak gerekiyor: Herhangi bir eğitim kurumunda faaliyet gösteren insanların haklı ya da haksız yere fişlenmesinin “ajanlık” olmaması, bu durumun rahatsız edici olmadığı anlamına da gelmiyor. Türkiye’deki Diyanet’in yurt dışındaki personelinden kendi görev sahasıyla alakası olmayan bu tarz raporlar istemesi, elbette sorunlu. Bunu tartışmaya gerek bile yok. Fakat bu sorunlu girişim, basit bir vizyonsuzluk, işgüzarlık ve iş bilmezlikten fazlası değil.

Ben, söz konusu “eylem”in “ajanlık” olarak nitelendirilemeyeceği yönündeki bu itirazı o ya da bu şekilde kamuoyuna sızmış belgelere dayanarak yapıyorum. Fakat ortada garip bir durum olduğunu söylemek gerek: Mevcut durumda DİTİB, söz konusu eylemleri “ajanlık” olarak kabul etmiş durumda. Bunun birkaç nedeni olabilir: Birinci ihtimal, henüz kamuoyuna sızmamış bazı belgelerin olması ve meselenin benim gözlemlediğimden daha da ciddi bir seviyede olması. İkinci ihtimal: DİTİB kendisini, mevcut tartışmanın “çerçevesini” ve bu çerçeve içerisindeki genel kabulleri sorgulayamayacak kadar köşeye sıkıştırılmış hissediyor. Üçüncüsü ve daha olası olanı, DİTİB mevcut “skandal”ın sarsıcılığı yüzünden bu tarz meselelerde derin bir mütalaa yapma yetisini ve soğukkanlılığını kaybetti, bu nedenle de oldukça başarısız bir halkla ilişkiler metodu uygulayarak kendisini söz konusu eylemin “ajanlık” olduğu kabulüne teslim etti.

İtiraz 2: Birkaç İmamın Yaptığı Koca Bir Cemiyete Mal Edilemez

Her ne kadar Diyanet İşleri Başkanlığı –görünüşe göre art niyetsiz ve nereye varacağını başından hesap etmediği- bir girişimle yurt dışındaki DİTİB imamlarının töhmet altına girmesine sebep olmuşsa da hatırlatmak gerek: Almanya’da DİTİB’e bağlı yaklaşık 1000 imam var. Söz konusu “istihbarat raporları”nda ismi geçen imam sayısı ise 15. Bu imamlardan 7 tanesi, “Bizim bölgemizde bu oluşuma mensup kişi ya da kurum yok.” şeklinde rapor vermiş. Bu demek oluyor ki “sorunlu” olan 8 din görevlisi var. Bu, DİTİB imamlarının yüzde 0,8’ine yönelik bir suçlama olduğu anlamına geliyor.

Bu durum göz önüne alındığında birkaç kişinin eylemlerinin koca bir teşkilata atfedilmesi, ortada “kurumsal bir ajanlık” söz konusuymuş gibi tavır alınması oldukça yanlış. Dahası bu tarz genellemeci yaklaşımların siyaset tarafından ciddiye alınması, bu genellemeleri teşvik de ediyor. Nitekim Hessischer Rundfunk’un defacto isimli programında bazı DİTİB şubelerinin sosyal medya hesaplarında kullanılan antisemitik söylemler, DİTİB’in “sistem” sorununa kanıt olarak sunulabiliyor. Bu durumda suçun şahsiliği ilkesi, büyük kurumların yerelde denetleme mekanizmalarının kusursuz olamayacağı gibi hususlar göz ardı edilirken daha büyük bir tehlike beliriyor: Mesele antisemitizmle mücadeleden çıkıp, bir kurum olarak DİTİB’i diskredite etme çabasına dönüşüyor. Böylece antisemitizm sorunu, tabiri caizse bağcıyı dövmek için araçsallaştırılmış oluyor.

Bu genelleme trendiyle kurumları kendi üyelerinin ayıpları, günahları ya da bireysel suçları yüzünden yerle bir etmek çok kolay. Bu genellemeden hareketle, “DİTİB gençleri” şeklinde bir kategori oluşturup, DİTİB’te aktif olan birkaç gencin işlediği her türlü suçu kurumsal aidiyetle gerekçelendirmek mümkün. Oysa ortada DİTİB tarafından kolektif bir çağrı ya da destek olmadığı sürece şahısların cürmünü “kurumsallaştırmak”, aynı zamanda söz konusu suçla mücadelenin de içini boşaltmak demek. Almanya’da çok yakın bir zamana kadar adi suç işleyen insanların dini ya da etnik kökeni o suça bir gerekçe olarak görülürken, buna bir de “kurumsal mensubiyet” ekleyerek bu kokuşmuş yaklaşımı daha da çürütmenin alemi yok.

İtiraz 3: Asıl Sorun “Ajanlık” Değil

Bence DİTİB’e yönelik tartışmada tarafların sıkça düştüğü bir hata var: Son birkaç aydır DİTİB’e ve genel olarak Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli Müslümanlara yönelik siyasi ve medyal söylemin, sözde “ajanlık” iddialarıyla başladığı varsayılıyor. Söz konusu fenomen gerçekten “ajanlık” olarak değerlendirilebilir mi ve birkaç münferit hadise koca bir kuruma mal edilebilir mi gibi kilit sorulara hiç değinmeden DİTİB’e yalın kılıç saldıran; sanki Almanya’daki Türkiye kökenlilere yönelik söylem sadece birkaç imamın “ajanlığı”yla bir anda kötüleşmiş gibi düşünen birisinin ya yakın tarihteki siyasi gelişmelerden haberi yoktur, ya da kendisini linçin dayanılmaz hafifliğine kaptırmıştır.

DİTİB’e yönelik “ajanlık” iddiaları ortaya atılmadan çok daha önce, sadece son birkaç senede Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerle ilgili tartışmalara bir göz atalım:

2008 yılının şubat ayında Erdoğan’ın 20.000 kişiye, “Asimilasyon bir insanlık suçudur.” demesinin ardından patlak veren tartışmayı hatırlayalım. 2011 yılında yine Erdoğan’ın Düsseldorf’taki konuşmasının ardından haftalar boyu süren tartışmayı hatırlayalım. 2014’te Cumhurbaşkanlığı Seçimleri öncesi ve sonrasında Almanya’daki Türkiye kökenlilerin siyasi haklarını kullanmalarının ne denli sorunsallaştırıldığını hatırlayalım. 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri öncesindeki gergin atmosferi hatırlayalım.

Aslında o kadar geriye gitmeye de gerek yok. DİTİB’e dair ajanlık iddiaları ortaya çıkmadan 3 ay önce, Eylül 2016’da Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti İçişleri Bakanı Ralf Jäger (SPD), DİTİB ile eyalette düzenlenen “Wegweiser” ismini taşıyan radikalliği önleyici tedbir programındaki işbirliğinin durdurulduğunu açıklamıştı. Bu kararın nedeni, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından çıkartılan bir çocuk dergisinde “şehitlik” ile ilgili yayınlanan bir karikatürdü. Eyalet İçişleri Bakanlığının DİTİB’le işbirliğini bitirme kararına karşı DİTİB KRV Eyalet Birliğinin verdiği cevapta, İçişleri Bakanlığı’nın Nisan 2016’da DİTİB’den söz konusu karikatür ile ilgili pozisyon istediği belirtildi. DİTİB bakanlığa cevap olarak söz konusu karikatürün çocukların dinî eğitimi için pek de uygun görülmediğini söylemiş, aynı zamanda söz konusu karikatürün DİTİB eyalet birliğinde hiçbir şekilde kullanılmadığını da eklemişti. İlgili karikatür Türkiye’de Şehitleri Anma Günü vesilesiyle Türkiye’de kullanılmıştı. DİTİB’in bu konudaki açık pozisyonuna rağmen bakanlık, “oluşan büyük siyasi baskı” nedeniyle DİTİB’le işbirliğini sonlandırma kararını almıştı. Yani henüz ortada ajanlık gibi bir tartışma yokken de Alman bürokrasisi, kendisini ülkede oluşan “Erdoğan ve Türkiye histerisi”ne teslim etmişti bile.

DİTİB’e yönelik ajanlık suçlamalarını tarihsel arka plandan kopararak okumak oldukça hatalı olur. Bu tartışmalar Türkiye kökenlilere yönelik süren, “Siz hangi ülkenin vatandaşısınız? Kime sadıksınız? Sizin devlet başkanınız Erdoğan mı, yoksa Gauck mu? Sizin diliniz Almanca mı Türkçe mi?” tartışmalarının bir uzantısı. Türkiye’ye sunulan raporlarda birkaç DİTİB imamının yer alması, Almanya’daki Türkiye kökenlileri Truva atı olarak görenlerin eline sadece daha eli yüzü düzgün bir argüman sunmuş oldu. Yoksa ortada “yeni” bir tartışma yok. Bu tartışmada şimdiye kadar tartışılan her şey sadece tekrar ediliyor.

Çözüm I: Türkiye’de Aşılması Gereken Hendekler

Bütün bu tartışmalar esnasında çözüme dair farklı sesler yükseliyor. DİTİB’in Türkiye ile ilişkilerini kesmesi, yeniden yapılandırılması gibi talepler zaten DİTİB’in yönetim kademesinde de sıkça dile getirilen talepler arasında. Öyle ki DİTİB’in federal ve eyalet kademesinden basına yansıyan sesler incelendiğinde, insan bu kadar temel konularda ayrışan bir yönetimin nasıl ayakta durabildiğine hayret ediyor. Son tartışmalarla birlikte DİTİB içerisinde “Türkiye’den ayrışmak” olarak nitelendirilebilecek bir konuma sahip olanlar, mevcut tartışmanın rüzgârını arkalarına alarak daha da yüksek sesle taleplerini dile getirir durumdalar.

Bir şeyler değişmeli, evet. Fakat bu değişikliğin yapısal olmasına ihtiyaç yok. Türkiye bürokrasisi içinde yurt dışındaki Türkiye kökenlilerin yaşadıkları ülkelerde “Truva atı” olarak görülmesi için yeteri kadar argüman sunan tek kurum Diyanet değil. Türkiye, yurt dışındaki vatandaşlarına, bu vatandaşların kurduğu kurumlara yönelik yaklaşımını komple değiştirmeli. Türkiye’de siyaset ve bürokrasi, Batı Avrupa ülkelerinin hukuki, toplumsal, siyasi dinamikleri hakkında bilgi sahibi değil. Afrika’yla Batı Avrupa’ya aynı diplomasiyi uygulayabileceğini sanan Türkiyeli siyasilerin, hatalı yaklaşımları ve vizyonsuzlukları neticesinde yeni krizler doğurup bir de üstüne şaşırmaları hayli ilginç. Hem Türk diasporasından Türkiye’ye, hem de Türkiye’den diasporaya iki yönlü olarak uzun vadede sorun doğuracak ilişkiler var. Türkiye’deki karar alıcıların diasporaya yaklaşımlarındaki hataları bu blog’da daha önce de yazmıştım. Türkiye’de hâlihazırda iktidar partisi, ama aynı zamanda diğer partiler de yurt dışındaki vatandaşları genellikle belli siyasi ilgiler etrafında kolay mobilize edilebilir bir kitle olarak görüyor. Bu bakış, yapıcı değil. Hem ikili ilişkiler için, hem de köken ülke ile Türkiye kökenlilerin ilişkisi açısından oldukça yıkıcı. Bunun örneklerini defalarca gördük.

Peki sırf Alman kamuoyu rahatsız oluyor diye Türkiye kökenliler Türkiye ile ilişkilerini kesmeli mi? Hayır. Olması gereken, Türkiye ile diasporasının ilişkisinin gündelik siyasetin etkilemeyeceği bir düzlemde yürütülmesi. Türkiye’nin yurt dışı personeli, imamlar da dâhil olmak üzere, yurt dışındaki vatandaşların kültürel ve dinî kimlikleri bağlamındaki ihtiyaçlarını gidermek gibi öncelikli görevlere sahipler. Bu personele güvenlikle ilgili sorumluluklar yüklemek hem bir şey getirmiyor, hem de yurt dışı vatandaşların çözülmesi gereken sorunları arasında mevcut kapasiteyi ziyan ediyor. Bu, Türkiye siyasetinin aşması gereken hendek.

Çözüm II: Almanya’da Aşılması Gereken Hendekler

DİTİB’e yönelik linç dilinin DİTİB’in Türkiye’deki Diyanet’ten ayrılmasıyla sona ereceğini düşünenler sadece yanılmakla kalmıyorlar, aynı zamanda müthiş bir safdillik sergiliyorlar. Almanya, ülkede yaşayan Türkiye kökenli Müslümanları asimilasyona tabi bir grup olarak görüyor. Bu grubun kültürel bağları saygı görmek bir yana, tam tersi eritilmesi, ezilmesi gereken birer tehdit olarak algılanıyor. DİTİB hangi yapısal değişikliği yaparsa yapsın, Türkiye kökenli cemaatin anavatanlarıyla ilişkilerini canlı tutmaları Almanya tarafından sorun olarak görülmeye devam ettiği müddetçe yeni krizler yaşayıp duracağız. Ajanlık bitecek, seçimler başlayacak, seçimler bitecek Almanya’daki derneklerden Türkiye siyasetiyle ilgili belli pozisyonlar beklenecek. Bu liste uzayıp gidecek.

Alman siyasetinin şunu görmesi gerek: Türkiye kökenli Müslümanlara, “Safınızı belli edin, ya orası, ya burası” demekle “Ben homojen bir Alman toplumunun hayalini kuruyorum, farklı kültürel kimliklere tahammülüm yok” demek aslında aynı şey. Türkiye kökenli Müslümanların köken ülkeleri Türkiye ile ilişkilerini kopartmalarını isteyenlerle, çokkültürlülük konusunda sınıfta kalmış olanlar aynı kişiler. Bu kesim bu çağda yaşamıyor. Bu kesim artan ulusaşırı hareketliliğe gözünü tamamen yummuş durumda. Bu akıl kendisini ulusal konteynerlara hapsetmiş. Dahası aynı bağnazlığa Almanya’daki Türkiye kökenli Müslümanları da çekmek istiyor. Çokdillilikte, çokkültürlülükte ve ulusal sınırların çok ötesinde bekleyen onlarca fırsat varken bu akıl “Yaşasın Almanca, yaşasın Alman sınırları, yaşasın Almanlar!” sloganları atıyor.

Türkiye kökenli Müslümanlar, Alman siyasetinin baskısı yüzünden kendi köken ülkeleriyle ilişkilerini, Türkçeyle ilişkilerini, kendi kültürel kimlikleriyle ilişkilerini keserlerse, sadece kendi bacaklarına sıkmış olmayacaklar; aynı zamanda Almanya’nın çoğulcu toplum idealini de baltalamış olacaklar. İşte bu da Alman siyasetinin aşması gereken hendek: Türkiye kökenli Müslümanlar söz konusu olduğunda kültüralist yaklaşımlara hapsolmamak. Türkiye kökenli Müslümanları ve onların çoğul kimliklerini bir kazanım olarak görüp göstermek.

Belki çok ütopik, ama her iki ülke bu hendekleri aştığında, iki ülkenin sınırlarını aşan bu ulusaşırı toplumu ve bu toplumun DİTİB gibi kurumlarını göçün opus magnum’ları olarak nitelendirebileceğiz. İşte o zaman tali tartışmalar gündemimizi meşgul etmeyecek. Yani umarım.