Enkazın Üstünde Zıplayan Holigan

Bu bloğu ilk açtığımda Almanya’da Ermeni Tasarısı henüz yeni kabul edilmişti. O sıralar tasarı iki ülke arasında sadece ufak bir gerginlik olarak kalır, sonrasında ilişkiler normale döner diye düşünüyordum. Bu bloğu kurmakla amacım Türk-Alman ilişkilerini doğru bir zemine oturtma yönünde kendi bireysel katkımı yapmak ve başta diasporadaki Türkiyelilerle ilgili olmak üzere ikili ilişkilere dair Türkçe analizler yazmaktı. Ben Eksen Kayması’nı açtıktan sonra iki ülkenin birbiriyle örtüşen eksenleri tepetaklak oldu. Tepeden yuvarlanan o ufak gerginlik, önüne geleni içine katıp ortalığı savuran kocaman bir kartopu oldu. O minik kriz, hafızasını yitirmiş aç bir balığın yiyip yiyip şişmesi gibi semirdi. O ufak çatlak kocaman bir fay hattına dönüştü. Ve daha bir sürü şey.

Böhmermann’ın hakaret şiirini mi ararsınız, iptal edilen devlet anlaşmaları mı dersiniz, ajanlıklar, imamlar, kurumlar, bakanlar derken şu anda bir tarihî eserin yerle yeksan enkazıyla karşı karşıyayız. İçimizden bazıları, ardında yüzlerce yıllık emek ve yaşanmışlık olan o güzel yapının bu çirkin yığına nasıl dönüşebildiğine hayret ederken, bazıları da molozların üstünde hırsla tepişip anlamsız sloganlar atıyorlar.

Daha dün “Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık” diye kaderini kaderimizle bir saydığımız, içinde 4 milyon soydaşımızın yaşadığı, 36,8 milyar Euro’luk ticaret hacmimizin olduğu Almanya ile bugün ilişkimiz Tom ve Jerry’nin ezeli düşmanlığı kadar bile değil. Zira bu ikisinin çekişmesi en azından izleyenleri utandırmıyor, sadece güldürüyordu. Bugün Türk-Alman ilişkilerini Sherlock ve Moriarty’nin ilişkisine benzetebiliriz: Anlaşılmaz, korkunç ve nefret dolu. Tek fark, iki ülke arasında sahnelenenlerin, izlemek için senelerce beklemeye değecek bir kalitede olmaması. İki ülke kamuoyunun karşılıklı gözü dönmüşlüğünü, 15 dakikada en fazla bifteği yeme yarışmasına katılmış şişman adamın gözü dönmüşlüğüne mi benzetsem, iki ülkede de siyasi aktörlerin, kendisine 100.000 Lira’lık tekne alınan Efe’nin duygusallığıyla mı hareket ettiğini söylesem, bilemiyorum.

Pardon, konumuz Türk-Alman ilişkilerinin uyandırdığı o kekremsi intibayı en iyi hangi metaforla anlatacağımız değil. Konumuz tam olarak, “Ulan Allah sizin belanızı versin, pis Almanlar!” Ya da Almanca karşılığıyla “Pis Türkler ölün artık!”

“Maç bitmeden sahaya inen holigan”

Türk-Alman ilişkileri sadece 60’lı yıllardaki kitlesel göçle başlamadı. İki ülkenin ortak tarihi çok daha gerilere uzanıyor. Fakat bu köklü ilişki ağına, kardeş şehir projelerine, iki ülke arasında mekik dokuyan milyonlarca Türk ve Alman’a rağmen iki ülke toplumu birbirini tanımıyor. Alman kamuoyuyla tanışıklığımızı kriz zamanlarının tumturaklı belirleyiciliğine bırakmış durumdayız. Bir kriz olduğunda meseleye müdahil olup, “maç bitmeye yakınken sahaya inen holigan gibi az şey bilip çok şey hisseden” insanlar olarak pozisyon belirtiyoruz. “Deniz Yücel kim ki ya?” sorusuna kendi kendine “Kim olacak, ajan terörist provokatör!” cevabı veren insanlar var ve bu cahil hissilik devlet politikalarında esas alınınca işin rengi de değişiyor. Daha beteri var: “Merkel kim bilmiyorum ama kesin Nazi’dir.” diyen birine, Yılmaz Erdoğan’ın en acıklı sesiyle, “Etme” diyen birisi, İsmail Kılıçarslan’ın “Ulan ezik” hitabına müyesser olabiliyor. Bu nokta, devrelerin karışıp ortaya kesif bir yanık kokusunun yayıldığı ana tekabül ediyor.

Alman siyasetini tanımıyoruz, Almanya’daki dengeleri bilmiyoruz, Alman toplumu bize yabancı, fakat konuya dair değişmez bir fikrimiz var: “Hepsinin köküne kibrit suyu!” Çünkü bugün “İslam”, Avrupa’daki popülistlerde, çoğulcu toplum karşıtlarında ve ırkçılarda hangi intibayı uyandırıyorsa “Batı” da Türkiye’deki muhafazakârların çok geniş bir kesiminde aynı intibayı uyandırıyor.

Oysa Alman siyasetinin eleştirilecek yüzlerce yanı varken, kriz zamanı hırsla “Almanya=Nazi geçmişi” çıkarımına sarılmak bizi daha zeki yapmıyor. Daha acıklısı, Türkiye’deki bazı gazete manşetlerinin iddia ettiği gibi bunlar “Türkiye’den müthiş çıkış” ya da “Almanlara had bildirme” de değil. Zira “Almanlar” bu ithamları duyunca oturup ağlamıyor ya da “Nerede yanlış yaptık?” demiyorlar. Bu ifadeler sadece işitenlerin hayretle, “Bunu yazan gazete gerçekten de ulusal bir gazete mi?” ya da “Bunu söyleyen bir devlet yetkilisi mi?” diye sormasına neden oluyor. Hakaret ve ithamlar doğru anlaşılmamızı sağlamıyor, sadece bu üslubun sahibinin haklı olamayacağına dair güçlü bir algı oluşturuyor.

Türkiye’deki bu popülist dilin Almanya ya da Batı Avrupa siyasetindeki muadilleri “merkez” partiler de değil üstelik. Her ne kadar bugün Avrupa’da merkez partiler sağ popülist söylemleri benimseme temayülünde olsalar da aslında “gerçek Batı bu değil.” Batı, bünyesinde Wilders’in ırkçılığını barındırıyor evet, fakat diğer yandan Pegida karşıtı yürüyüşte binlerce insanın Köln sokaklarına döküldüğü anlar da “Batı”nın bir parçası. Müslümanlara yönelik ırkçı sloganlar atarken arkada Köln Katedraliyle poz veremesinler diye katedralin ışıklarının söndürüldüğü yer de Batı, sınırda mültecilere gerektiğinde “vur” emri verilmesinin talep edildiği yer de.

Türkiye’de birçok devlet yetkilisi, söylemleriyle kendisini Le Pen, Wilders, Strache ve Petry ayarına indirirken ırkçılıkla mücadele çalışmasına gönül vermiş Batılıları görmezden geliyor. Ayrıca “Batı”ya yönelik neredeyse ırkçı bir söylem kullanarak kendi “ırkçılıkla mücadele” söyleminin inandırıcılığını azaltıyor. Zaten işin en garip yanı da bu; yurt dışındaki vatandaşları sağ popülizm ve ırkçılık tehdidiyle karşı karşıya kalan bir devletin bu popülist söylemi bizzat benimsemesi.

Mevcut durumda Türkiye ile Almanya arasındaki gerginliği azaltmanın yolu daha çok bağırmak değil, karşılıklı anlayışı artıracak tanışma mekanizmalarını yaygınlaştırmak. Ha, “Gerginliği azaltmak isteyen kim? Pek de iyi tanımadığımız düşmanla yaptığımız bu bilinçli kavgadan kimlik buluyoruz.” diyorsanız o zaman bu krizi endişeyle takip edenler adına bir soru sormamız şart: “Biz mi ölelim, yoksa siz mi ateş edersiniz?”