“Şu mülteci mi lan?”

Almanya’nın Aşağı Saksonya Eyaletindeki Lingen şehrinde bir mülteci yurdunun önündeki kumda oynayan 5 yaşındaki kız çocuğu, yurda 40 metre mesafede oturan 21 yaşındaki bir adamın pompalı tüfekle ateş açması sonucu bacağından yaralandı. Polis sözcüsü olayın ardında nefret suçu gibi siyasi bir motifin olup olmadığının henüz bilinmediğini söyledi. Zanlı ikamet yerinin biliniyor olması nedeniyle serbest bırakıldı ve camından başka mülteci çocuklara tüfekle ateş edebileceği evine döndü. Soruşturma “kasten adam yaralama” üzerinden devam ediyor.

Almanya’da aşırı sağcı motivasyonla işlenen suçların polis tarafından “siyasi motifli saldırılar” kategorisinde değerlendirilebilmesi için faillerin siyah küt bir bıyığa sahip olması, göz hizasında hafif geniş açılı, ileriye doğru kaldırdıkları kollarında SS armalarının bulunması ve saldırı esnasında “Sieg Heil!” diye bağırması gerek herhalde. Zira güvenlik güçleri ancak bu açık işaretler olduğu zaman olayda ırkçı bir arka planın olduğuna uyanabiliyorlar. Zanlıların (5 yaşındaki çocuğa tüfekle ateş ederken olduğu gibi) kör göze parmak sokar gibi ırkçılık yapmadığı durumlarda, saldırganlar aşırı sağcı çevrelerle bağlantı içindeymiş ya da saldırı esnasında aşırı sağcı parolalar kullanmışlar, pek de önem arz etmiyor olmalı ki kovuşturmalar basit yaralama ya da tehdit gibi suçlar üzerinden gerçekleştiriliyor. Bu durum 10 kişinin hayatına mal olan NSU’yu besleyip semirten görmezden gelmenin Alman güvenlik kurumlarında hâlâ var olduğunu gösteriyor.

Uluslararası Af Örgütü’nün “Güvensizlik İçinde Yaşam: Almanya Irkçı Şiddetin Mağdurlarını Nasıl Yüzüstü Bırakıyor” başlıklı son raporu Almanya’daki kurumsal ırkçılığı özetler nitelikte: Almanya’da nefret suçlarında tarihte görülmemiş bir artış söz konusu ve güvenlik güçleri bu suçları açıklığa kavuşturmakta, daha da önemlisi bu suçları önlemekte çuvallamış durumda. Irkçılık kurbanları bizzat güvenlik güçleri tarafından yüzüstü bırakılıyor. NSU’nun travmatik sonuçlarına, siyasilerin gösterdiği hassasiyete ve çalan tehlike çanlarına rağmen kurumsal ırkçılık kendisini karakoldan adliyeye kadar birçok düzlemde çok açık bir şekilde göstermeye devam ediyor. Güvenlik güçleri saldırılarda ırkçı motivasyonları görmek konusunda hem hevessiz hem de bilgisizler.

Kurumsal Irkçılık: Devletin Çuvallaması

Af Örgütü kurumsal ırkçılığı “bir kurumun insanlara ten renkleri, kültürel arka planları ya da gerçek ya da zannedilen etnik kökenleri sebebiyle uygunsuz ve profesyonellikten uzak bir şekilde muamele etmesi” olarak tanımlıyor. Mağdurların bizzat müracaat ettiği kurumlarda da rastlanılan bu ırkçılık kendisini bilgisizlik, farkında olunmayan ön yargılar ya da ırkçı tek tipleştirmeler aracılığıyla gösteriyor. Örneğin nefret suçlarına maruz kalıp güvenlik kurumlarına başvuranlar burada ikinci bir tokat daha yiyebiliyorlar. Üstelik bu ikinci tokatın faturası daha da ağır: İlk ırkçılık tecrübesi, insanın içinde yaşadığı topluma, komşularına ya da iş arkadaşlarına yönelik bir hayal kırıklığı oluştururken, ikinci olumsuz tecrübe olan kurumsal ırkçılık kişinin bir bütün olarak devlet kurumlarına ve genel olarak sisteme karşı güvenini zedeliyor. Bu yönüyle kurumsal ırkçılık onarılması daha zor bir güven kaybını ortaya çıkartarak nefret suçlarının oluşturduğu zemini besliyor.

Adli kovuşturma esnasında ırkçı motivasyonların göz ardı edilmesi Almanya için alışılmadık bir durum değil. NSU kurbanlarının yakınlarının cinayetlerde ırkçı bir motivasyon olabileceğini ifade etmelerine rağmen güvenlik güçlerinin ısrarla mağdur yakınlarını zan altında bırakması defalarca eleştirildi. NSU’nun ortaya çıktığı 2011 yılından sonra bu anlamda devletin “çuvallaması” çok açık bir şekilde dile getirilmesine rağmen güvenlik kurumlarının ırkçı motivasyonları fark etmesinde ciddi bir iyileşme söz konusu olmadı.

Hatırlayalım: 2014 yılının haziran ayında Pirna’da üç genç, çekik gözlü bir gence saldırmış, çenesini ve göz çukurunu kırmış, sonuçta 8 ay ila 15 ay arasında tecilli hapis ve 3.500 Euro para cezasına çarptırılmıştı. Saldırgan gençler, okul gezisi için Bad Schandau’ya gelen bu öğrenciyi döverken “NSDAP* – Asla unutmayız.” diye bağırmış olmalarına, internet üzerinden dazlak ve Nazi gruplara sempati beslemelerine rağmen mahkeme saldırganların “radikal sağ bir motivasyona sahip olmadıklarını” belirtmişti. Bu durum mahkemelerde ırkçı motivasyonun göz ardı edilişine sadece ufak bir örnek. Kamuoyuna yansımayan birçok vakada polisler, savcılar ya da hâkimler nefretin, ırkçılığın ve düşmanlığın adını koymakta hâlâ zorlanıyorlar.

Oysa NSU Araştırma Komisyonu’nun tavsiyeleri üzerine 2015 yılında hayata geçirilen yasaya göre ırkçı ve yabancı düşmanı motivasyonlar ceza takdirinde dikkate alınacaktı. Mülteci çocuklara tüfekle ateş açanların “siyasi bir motivasyona sahip olmadığını tahmin eden” polis sözcüleri olduğu sürece ırkçılığın önlenmesi zor. Belki de en önemli soru şu: Camilere gamalı haç çizenler ırkçı değilse, çekik gözlülere saldırırken nazi parolaları kullananlar ırkçı değilse, mülteci çocuklara ateş açanlar ırkçı motivasyonla bunu yapmıyorsa, o hâlde geriye ırkçı olarak kim kalıyor?

*Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi