Toplu Ağlama Seansına Davet ve Talip Küçükcan’a Reddiye

Türkiye’nin Batı Avrupa’daki başta olmak üzere kendi diasporasına yaklaşımı, biraz da Yahudilerin tüm dünyada etkin bir şekilde örgütlenip dünya siyasetini ellerinde tuttuklarının iddia edildiği Antisemitik anlatılara benziyor. Türkiye’deki siyasetçiler, Almanya’nın son Ermeni soykırımı kararıyla diasporadan yana hayal kırıklıkları yaşarken yurt dışında yaşayan Türkiye kökenlilerin “Yahudiler gibi” etkin bir örgütlülük sergileyemediklerine hayıflanıyor ve bütün siyasi karar mekanizmalarını etkileyebilecek bir Türk lobiciliğinin hayalini kuruyorlar. Kötü haber: Dünyadaki tüm ipler Yahudilerin elinde değil. Daha da kötü haber: Türkiye kökenliler, gizli toplantılarında garip kıyafetler giyip belli ülkelerin iç siyasetini toptan ters yüz edecek kararlar alan mistik bir grubun üyesi değiller. Çok daha kötü haber: Bu beklenti aslında siyaseten ciddi bir tembelliğin, daha doğrusu bir çeşit “ben-kendi-görevlerimi-yerine-getiremeyecek-kadar-üşengecim-bu-konuyu-benim-için-çözüver”ciliğin izdüşümü.

Alman Federal Meclisinde Ermenilere yönelik mezalimin soykırım olarak adlandırıldığı oylama öncesi Cem Özdemir “Ermenilerle Türklerin barışmasının teşvik edilmesi gibi tarihî bir sorumluluk”tan bahsetmişti. Bu tarihî sorumluluk Türkiye ile Almanya arasında tarihî bir krize döndüğünden beri Türkiye’deki siyasetçiler “Nerede hata yaptık?” sorusunun cevabını arıyorlar. AK Parti Adana Milletvekili ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Türk Grubu Başkanı olan Prof. Dr. Talip Küçükcan da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunduğu raporunda yurt dışında Türkiye’ye yönelik eleştirilerin artmasına dair çözüm önerileri listelemiş. Al Jazeera Türk’te haber edilen bu raporun bizzat kendisi “Nerede hata yaptık?” sorusunun muhtemel cevaplarını ortaya koyuyor aslında:

Hata 1: Diasporanın Maaşlı Personel Gibi Görülmesi

Diasporadan Türkiye’nin yurt dışındaki imajını düzeltmesi bekleniyor. Oysa Küçükcan’ın ve Türkiye’deki birçok siyasetçinin beklediği gibi diaspora Türkiye’nin “dışarıdaki” imajını düzeltemez. Çünkü burada yaşayan Türkiye kökenliler, buraya “dışarıdan” bir bakışla bakmıyorlar. Yaşadıkları ayrımcılıklara ya da ırkçılık tecrübelerine rağmen “burayı” vatanları olarak görüyorlar ve ihtiyaç duydukları en son şey, yabancı bir ülkenin yurt dışındaki turizm ofisi olarak muamele görmek.

Buna karşın Türkiye’deki birçok siyasetçi diaspora fertlerini maaşlı personel gibi görüyor. Türkiye’nin şimdiye kadar var olmayan yurt dışı eğitim ve kültür politikasının taşıyıcıları olarak görülen Türkiye kökenli derneklerin açtığı okullar ya da verdikleri Türkçe eğitimler Türkiye’nin köken ülke olarak yerine getirmediği sorumluluklar arasında aslında. Yeterli kaynağı, kapasitesi ve devlet vizyonu olmayan sivil inisiyatifler koca bir devletin yurt dışı eğitim ve kültür politikasını sırtlanmış durumda. Bunun uzun vadede sorunlar doğuracağı açık. Bugün diasporadan hâlâ benzer beklentilerin olması bu trendden vazgeçilmeyeceğini gösteriyor.

Hata 2: Diasporanın Mobilize Edilebilir Bir Sürü Olarak Görülmesi

Küçükcan, “Avrupa’da 6 milyona yaklaşan Türk nüfusunun şimdiye kadar etkin bir şekilde mobilize edilemediğini” belirtiyor ve diasporadan “Avrupa kamuoyunu belirli düzeyde etkileyebilecek bir potansiyel ve sermaye” olarak bahsediyor. Burada yaşayan insanların bir koyun sürüsü gibi dışarıdan gelen direktiflerle harekete geçirilmesinin ya da gerektiğinde harcanacak bir “sermaye” olarak görülmesinin ne kadar aşağılayıcı bir yaklaşım olduğuna hiç girmeden rolleri değiştirelim: Rusya’nın Türkiye’deki Rus vatandaşlarını Türkiye ile Rusya arasındaki krizde Türkiye’yi etki altına almak için “mobilize ettiğini” düşünelim. Türkiye’de yaşayıp Rusya’dan direktif alan, Rusya’nın millî çıkarları doğrultusunda çalışan, çoğu zaman kamuoyuna açıklanmayan gizli ajandaları olan bir Rus nüfusun olduğunu düşünelim. Hatta daha da ilerletip, Putin’in arada sırada gelip İstanbul Yenikapı’da mitingler yaptığını, insanların ellerinde Rus bayraklarıyla mitinge doluştuğunu, Rusya’nın siyasi krizlerinde Ankara sokaklarında yine Rus bayraklarıyla gösteriler yapıldığını düşünelim. Bu Rus nüfus Türkiyeli çoğunluk toplumu tarafından nasıl karşılanacak ve bu nüfusun Türkiye’yi vatan edinmesi ne derece mümkün olacaktır? Şimdi de çuvaldız kısmına geçelim: Türkiye’de iktidar partisinin bir milletvekili Almanya’da yaşayan milyonlarca vatandaşın “yeterince mobilize edilememiş” olduğunu söylediğinde bu yaklaşımın burada ne kadar itici karşılandığı gerçekten de yeteri kadar açık değil mi?

Öte yandan “6 milyon Türkiye kökenliyi mobilize etmek” denildiğinde insanların zihninde aynı anda hareket edip aynı şeyleri hisseden, aynı şeylere sinirlenip aynı şeylere sevinen bir blok canlanıyor. Oysa Türkiye diasporası monolitik değil; içinde emeklilik sorunlarının çözülmesinden başka bir şey istemeyen yaşlılar da var ergenlik sorunları yaşayan gençler de; yerel, eyalet ve federal düzeyde aktif olan siyasetçiler de var apolitikler de; tüm bu tartışmayı bıkkınlıkla izleyenler de var Türk-Alman ilişkilerinin gelişmesi için varını yoğunu ortaya koyanlar da… AK Partililer, CHP’liler, MHP’liler, HDP’liler… CDU’ya oy verenler, SPD’de aktif olanlar, Yeşiller’e üyeliği bulunanlar, Sol Parti’nin toplantılarına katılanlar… Solcular, sağcılar, liberaller… Bu kitle son yıllarda kitlesel bir mobilizasyon gerçekleştiremedi, gerçekleştirmesi de mümkün değil. “Ankara’yı mobilize edemedik” demek ne kadar anlamlıysa “Diasporayı mobilize edemedik” demek de o kadar anlamlı. 6 milyon mobilize edilemediği için üzülmek yerine, buradaki heterojenliği kabul etmek gerek.

Hata 3: Diasporanın Tüm Renkleriyle Kabul Görmemesi

Küçükcan Cumhurbaşkanı’na sunduğu raporda PKK yanlısı kişi ve grupların yurt dışındaki siyasi platformlarda etkili olduğunu söylüyor. PKK’nın Almanya’yı bir yuvalanma merkezi olarak kullandığı gerçeğinin yanında ıskalanan bir bakış açısı var: Türkiye kendi diasporasını senelerdir ihmal etti. Son 10 senede bir iyileşme görülmesine rağmen diaspora hâlâ tüm renkleriyle kucaklanmıyor. Yurt dışındaki Kürt toplumu, 1980 darbesinden sonra yurt dışına kaçanlar, Aleviler ve hatta Türkiye’deki siyasi iktidara eleştirel yaklaşanlar bugün “Türkiye diasporası” içerisinde değerlendirilmiyorlar. Üvey evlat olarak görülen, köken ülkesiyle ilişkilerini düzeltmesine uygun ortam sunulmayan bu insanların o meclis senin, bu toplantı benim gezip Türkiye misyonerliği yapmayacakları açık. Türkiye diasporası sadece mufazakâr-dindar, hatta daha da daraltılmış bir şekilde AK Partili olduğu nispette kabul gördüğü sürece yurt dışında Türkiye’nin ilgilerini hiç de önemsemeyen, hatta bunların hilafına çalışan grupların olması oldukça normal. Bu durumu değiştirebilmek için daha kucaklayıcı, partiler ve siyaset üstü bir diaspora yaklaşımının benimsenmesi gerek.

Hata 4: Sorun ile Sorunun Algılanışını Karıştırmak

Küçükcan’ın sunduğu rapor kamuoyuna yansıdığı şekliyle “sorunu” değil, “sorunun algılanışını” düzeltmek üzerine kurulu. Yani Türkiye’nin sorunlu yaklaşımlarının düzeltilmesi, hataların giderilmesi ya da iyileştirmeler üzerine değil; Türkiye’nin algılanışında var olduğu iddia edilen hataların giderilmesi üzerine yoğunlaşılıyor. Oysa Türkiye’nin yurt dışındaki imajının makyajlanmasından ziyade eleştirilen konulara sahici bir bakış atmakta fayda var. Örneğin Almanya, Türkiye’nin Almanya’daki vatandaşlarını Truva atları olarak gördüğünü iddia ediyor. Türkiyeli siyasetçiler diasporayı gerçekten de Truva atı olarak görürken, bir yandan da bu algıyı değiştirmeye çalışmak altı delik bir testiye su doldurmaya benziyor.

Hata 5: Türkiye’nin Diasporaya Yaklaşımı, Sağcıların Ekmeğine Yağ Sürüyor

Türkiye’deki siyasetçilerin buradaki Türkiye kökenlileri mobilize edilir kitleler olarak görmesi, onları Türkiye’nin çıkarlarının yılmaz bekçileri olarak tasavvur etmesi ve onları sorun çıktığında kullanılabilecek jokerler olarak algılaması diasporayı zor durumda bırakıyor. Ankara’nın asli görevi diasporayı içinde bulunduğu ülkelerde güçlendirmek iken, tam tersine onları neredeyse yerinden yurdundan edecek bir yaklaşımla iki arada bir derede bırakıyor. İslam düşmanı kesimlere argüman kazandıran bu yaklaşımın revize edilmesi gerektiği açık. Fakat ortada acı bir gerçek daha var: Küçükcan, AGİT’in Müslümanlara Karşı Ayrımcılık ve Hoşgörüsüzlükle Mücadele Özel Temsilcisi olarak görev yapmış ve Avrupa’da nefreti besleyen mekanizmaları en iyi bilmesi gereken saygın bir akademisyen. Bu alanda en yetkin isimlerden birisinin yaklaşımında bunca hata olduğuna göre Almanya’daki Türkiye kökenliler olarak içinde bulunduğumuz hâl için toplu ağlama seansları düzenleyebiliriz demektir.