Üç bin kilometre öteden darbe okumaları

Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya Eyaletinde ufak bir köyde bir ev. Evin oturma odasında bütün sesler birbirine karışıyor. On beş kişinin serpildiği odanın bir köşesinde elinde kumandayla sesi sonuna kadar açılmış televizyonda bütün haber kanallarını gezen orta yaşlı bir adam var. Hemen yanındaki L koltuğun bir ucunda hararetle tartışanların sesleri duyuluyor. Televizyona uzak bir köşede çay içen kadınların konuşmaları gürültüyü bastırıyor. Bu çok seslilik içerisinde aradan tek tük cümleler seçiliyor. “Çatışma devam ediyormuş.” diyor WhatsApp grubundan haber alan biri. Kadınların oturduğu masadan “Allah bunların belasını versin.” cümlesi işitiliyor.

Bu sahne 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ilk şoku atlatıldıktan sonra kısmen rahatlamış Türkiye kökenli bir ailenin oturma odasından. Bu sahne aynı zamanda darbe girişiminin Türkiye’ye üç bin kilometre ötedeki Almanya’dan nasıl yorumlandığının da bir kesiti.

“Başka Türkiye yok.”

Almanya’daki Türkiye kökenliler için darbe girişimi konusundaki en temel haberleşme aracı sosyal medya ve akıllı telefonlar. Özellikle WhatsApp son gelişmelerin, seri mesajların, videoların, fotoğrafların akışıyla üç bin kilometreyi sıfıra indirmiş durumda. Odadaki orta yaşlı bir kadın da darbe girişimini diğerleri gibi ilk olarak bir WhatsApp grubunda haber almış. Grupta bir arkadaşı, “Türkiye elden gidiyor” yazınca koşarak televizyonu açmış. Köprülerin kapalı olduğunu görünce de Almanya’daki diğer komşularını aramış. “Sonra ağlamaya başladım.” diyor. Meramını daha da netleştirebilmek adına hemen ekliyor: “Herkes ‘Erdoğan, Erdoğan’ deyip duruyor ama mevzu Erdoğan değil ki, devletimiz. Allah bizi devletsiz bırakmasın. Başka Türkiye yok.”

“Başka Türkiye yok”, Kuzey Ren Vestfalya’nın ufak bir köyündeki bu odada herkesin belirli aralıklarla tekrarladığı cümlelerden biri ve aslında “Ben canımı sokakta bulmadım” cümlesindeki gibi bir etki alanı oluşturuyor. Odada Suriyeli mültecilerden konu açılıyor arada. “Bizim yüreğimiz böyle bir işgale bir gün dayanmadı. Suriyeliler neler hissetti kim bilir?” diyor biri.

Darbe girişiminden beri telefonlar elde, televizyonlarda sadece Türk kanalları açık. Yalnızca Türk kanalları, çünkü Alman basınının Türkiye’deki muhafazakâr iktidara karşı takıntılı taraflılığı çoktan darbe-seviciliğine dönüşmüş durumda.

Alman medyasına yönelik biriken hayal kırıklığı

Odadakilerden bir diğeri, “Alman haberlerini dinledin mi?” diyor. “’Erdoğan darbeden güçlenerek çıktı’, diyorlar. Millet silahlarla taranmış, ezilmiş, meclis bombalanmış. Bunların derdi yine Erdoğan.”

Alman medyasında Türkiye’deki Mobese kayıtları gösterilmiyor. Meclisin bombalanışı gösterilmiyor. Almanlar birbirlerine tankların ve bombaların parçaladığı sivillerin videolarını da göndermiyorlar. Birçok Almanın WhatsApp üzerinden yazışırken, “Şu an burada bir patlama oldu.” dedikten sonra çevrimdışı olan, çevrimiçi olana kadar yüreği ağzında beklediği akrabaları, yakınları, kuzenleri de yok Türkiye’de. Buna karşın Türkiye kökenliler 15 Temmuz gecesi yaşanan katliamı an be an takip ettiler. Hatta tam da izin zamanına denk geldiği için İstanbul’da ya da Ankara’da darbecilere karşı sokaklara dökülen kalabalığın içinde, çoğu zaman en ön saflarda yurt dışında yaşayan Türkiyeliler de vardı. Olayları ilk ağızdan öğrenen böyle bir topluluk için, okuduğu 3-5 ajans haberinden topladığı bilgiyle yaşananlara “tiyatro” diyen bir Alman tahammül edilemez bir bağnazlığı temsil ediyor. Birçok Türkiye kökenli, tanklara karşı sokaklara çıkan insanların “İslamcı” ya da “Erdoğancı” denilerek küçümsenmesini, darbeye direnişin böylece Alman kamuoyunda diskredite edilmesini yorucu ve hatta mide bulandırıcı buluyor.

Öte yandan bu yorgunluk birikmiş bir yorgunluk. Odadakilerden birine bir Alman “Bu ülkeden defolun” diye bağırmış mesela. Bu kötü hatıra tam da bu taraflı haberler esnasında yeniden canlanıyor. Öbürü, “Alman medyası o kadar taraflı ki, sanki buradaki Türkiye kökenliler bu ülkeden nefret etsinler de gitsinler diye böyle haberler yapıyorlar.” diyor. Bir tanesi atılıp soruyor: “Yahu bu Almanlar savaştıkları Fransızlarla dostlar. Biz bunlarla savaşmadık bile. Bizimle neden dost olamıyorlar?” Öbürü, “Burada bir gelecek göremiyorum artık.” diyor. Fakat tüm bu şahitliklere rağmen Alman medyasında “bunları” söyleyenler değil, darbe başarılı olmadığı için neredeyse üzülen insanların demeçleri yer alıyor.

Odada diğerlerine kıyasla daha az yorum yapan biri söze giriyor: “Türkiye’de insan hakları ihlallerinin elbette araştırılması lazım. Bu başka bir mesele. Ama Fransa’da terör saldırıları olduğu zaman çalışma yasası reformuna yönelik protestolar ve sokaklara dökülen binlerce hükûmet karşıtından bahsediliyor mu? Hayır. Türkiye söz konusu oldu mu Avrupa ancak Türkiye’deki hükûmet karşıtlarının argümanlarına dikkat çekerek dayanışma gösterebiliyor.”

Alman medyası için turnusol kâğıdı

Darbe girişiminin Alman medyasında ele alınış biçimi elbette buradaki Türkiye kökenlilerin Almanya’daki geleceklerini sorgulamalarının tek müsebbibi değil. Fakat bu denli büyük bir kriz onların gözünde turnusol kâğıdı olmuş. Bu krizde sınıfta kalan Alman medyasına şöyle bir göz atmak bile yeterli.

Örneğin Die Welt’in eski genel yayın yönetmeni Thomas Schmid Welt’te yayımlanan bir yazısında “darbenin AKP’nin ‘yenikonuş’unda adlandırıldığı gibi bir demokrasi zaferi olmadığını” yazıyor ve şöyle diyor: “Darbenin bitmesi demek, Türkiye’nin laikliğinin koruyucusu ve garantörü olan Türk ordusunun da bitmesi demek.” Schmid’in yazısının devamında Erdoğan’ın akıllı telefonla CNN’e bağlanmasının ardından insanları sokaklara çağırmasıyla ilgili şu değerlendirme yapılıyor: “Sultan çağırır, tebaa gelir.” Bu ifadeler ancak darbenin başarısız olmasının yasını tutan bir demokrasi düşmanından sadır olabilir.

Aynı gazetede Thorsten Mumme, “Göçmenlerin milliyetçiliğine göz yumulmamalı” dediği yazısına Düzen Tekkal’ın görüşlerini taşımış. Tekkal şöyle diyor: “Kim Erdoğan taraftarıysa o demokrat değildir. Demokrasi onun için bir karnaval kostümüdür. Buna şaşırmamamız gerek, çünkü bu sorunu biz yetiştirdik. (…) Göçmenlerin milliyetçiliğine göz yumamayız. Türgida’dan bahsediyorum.” Köken ülkesi kana bulanmış, Meclisi bombalanmış, akrabalarının evlerinin üzerinden f16’lar geçmiş ve haklı olarak darbeye karşı çıkan insanları Almanya’daki aşırı sağcı Pegida hareketiyle kıyaslamak, Pegida’dan mülhem onlara “Türgida” demek de bu takıntılı bakışın bir diğer örneği. Her iki yazının da darbe girişiminden hemen dört gün sonra yayınlandığını da belirtmek gerek.

Almanya’daki bu darbe-seviciliğin başka yansımalarını aramaya gerek yok, çünkü Alman medyasının spotları, manşetleri, ilk sayfaları bu yaklaşımın uzantılarıyla dolu. Almanya’da yaşayan Türkiye kökenliler bu çifte standarttan artık bunalmış durumda.

Küçük odadakilerin hafızası epey güçlü. Şöyle diyor biri: “Gezi Parkı protestolarında Alman medyasında sadece romantik direniş sahneleri yer alıyordu. Molotoflar, kaldırımların sökülmesi, polise saldırılar hiç yansımadı televizyonlara. Şimdi de İstanbul’da ya da Ankara’da insanların sivil itaatsizlikle darbeyi engellemeleri değil, birkaç insanın darbeci askerlere saldırıları dönüp duruyor. Akıl alır gibi değil.”

Bir diğeri Türkiye’de darbe girişimi tartışılırken Almanya’nın Würzburg kentinde bir trende meydana gelen bıçaklı ve baltalı saldırıyı örnek veriyor: “Bir Afgan baltayla trende herkese saldırmış. Şimdi Türkiye kalkıp, ‘İyi yapmış’ dese olur mu? Terör her yerde terör, iyisi kötüsü mü olur?”

Kısa vadede Alman kamuoyundan Türkiye’deki gelişmelere bakış vicdani bir düzleme çekilemeyecek gibi görünüyor. Bu hasmane perspektif önce Türk-Alman ilişkilerini, ardından da Türkiye kökenlilerin Almanya’daki geleceğini oldukça olumsuz etkileyecek. Alman siyasilerin de benzer söylemleri benimsediğini göz önüne alırsak Alman siyasetinin durumdan rahatsız olmadığı ortada. Bu durumda bu düşmanca bakışın düzeltilmesi çağrısını yapmak Kuzey Ren Vestfalya’daki bu küçük odadakiler başta olmak üzere Almanya’daki tüm Türkiyelilere düşüyor.